Osmanlı Asırlarında Ramazan

  • 0 Yanıt
  • 4292 Gösterim
*

Çevrimdışı SüleymanEnes

  • *
  • 986
  • Devlet-i Ebed Müddet
    • Profili Görüntüle
Osmanlı Asırlarında Ramazan
« : 15 Temmuz 2014, 21:13:13 »
Osmanlı'nın Ramazanı Karşılaması

 
Hemen hemen her padişah, ramazan öncesinde bir "hatt-ı Hümayun" yayınlar, keyfi fiyat artışlarının engellenmesini isterdi.Örnek olarak Sultan IV.Mustafa'nın fermanına bakabiliriz;

  "Herkesin narha (hükümetin belirlediği fiyat) dikkat etmesini, tamahkarlık etmemesini, bakkalların fiyatları keyfi olarak arttırmasından kaçınmasını, bu konuda imamların halkı ikaz etmelerini isteyen padişah, ramazanın layıkı vechiyle karşılanmasını istemektedir"



  Ramazan öncesi yalnızca padişahlar değil, Osmanlı hükümetleri de "tembihname" ler yayınlardı.Bu tembihnamelerde evlerin, camilerin, dükkanların ve sokakların temizlenmesi istenir, uyulması gereken kurallar hatırlatılır, ramazanın huzurunu bozacak davranışlardan kaçınılması tembihlenirdi.Tabii ki amaç halkın ramazan ayını huzur ve güven içinde yaşamasıydı.

  Hatırlanması gereken diğer hususlardan biri de ramazanın bayram gibi coşku içinde karşılanması, bu çerçevede ramazan öncesinin bir "hasret yürüyüşü"ne dönüşmesidir.Osmanlı toplumu ramazana, misafir muamelesi yapardı.Ramazan hürmetine evler, dükkanlar, sokaklar, meydanlar köşe bucak temizlenir, bir sürü imkansızlığa rağmen her yer tertemiz edilirdi.

  Maksat, ramazanı dolu dolu yaşamak, yaşatmak ve hoşnut göndermekti.
 
  Bunu için kesenin ağzı açılırdı.Ramazana günler kala alışveriş edilir, bu sayede -şimdi yılbaşı, anneler günü, sevgililer günü gibi- ticari hayat canlanırdı.Esnaf maişetini kazandığı, halk ramazanı coşkuyla karşılayabileceği için mutlu olurdu.

   Darülhilafe (hilafet merkezi İstanbul) yer yer süslenir, ramazan öncesinde karanlık olan sokaklar, yine ramazan hürmetine, son derece itibarlı bir misafir karşılanacakmış gibi, ışıklandırıldı.

  Bu arada insanlarda büyük tebellüdat (değişiklik) olurdu.Oruç tutmaya niyetli olan herkes şehir hamamlarına adeta hücum eder, günahlardan arınmak niyetiyle yıkanırlardı.Sonra büyük camilerden birinin tanınmış imamına başvurur tövbe ederlerdi.Çünkü ramazana tövbekar girmek ister, eski günahlarını bir daha işlememeye gayret ederlerdi.

  İlk teravihler, özellikle selatin camilerde bayram yerine dönüşürdü.İnsanlar en iyi elbiselerini giyer, özene bezene sakladıkları kokularını sürünür, her taraf mis gibi kokardı.Yanlarında saf tutacak mümin kardeşlerinin huşu ve huzurunu bozmamak için,o günlerde, soğan, sarımsak gibi şeyler yenmez, ayrıca maydonoz ve karanfil gibi hoş kokular saçan bitkiler çiğnenirdi.

  Gayrimüslimlerin (Müslüman olmayanların) yoğun olarak yaşadığı, Fener, Balat, Hasköy gibi semtlerde bile meyhaneler, ramazana hürmeten kapanır, kapıya, o meyhanenin ramazan boyunca kapalı olacağına ilişkin bir kağıt yapıştırılırdı.

  Hiçbir gayrimüslim, yahut Müslüman açıkça yemez, içmezdi.Bunun yasak olması bir yana, bu davranışın özünde, oruç tutanlara karşı duyulan bir saygı vardı.(Eskiden farklı dine mensup insanlar bile birbirinin inancına bu kadar saygı duyarken, şimdi aynı dinin mensupları bile birbirine saygı duymuyorlar. :( )

Eski Aile İftarları



Osmanlı ailesi, ramazan dışında, günde iki öğün yemek yerdi: kuşluk ve akşam yemeği.

 Osmanlı insanı, Peygamber Efendimizin, "Ailenizle birlikte yediğiniz yemeğin bereketi vardır." şeklindeki buyruğuna uygun olarak sofraya topluca oturulur, her yemek merasimsel bir anlayışla yenilirdi.

  Öğün aralarında atıştırma adeti yoktu.Bu nadiren yapılan bir şeydi.Sokakta yemek yenmezdi.Osmanlı insanı sokakta yemeyi son derece çirkin ve ayıp sayardı.

  O devride hayat hızlı akmadığı için, dünya şimdiki gibi acımasız, insafsız olmadığı için, ev halkı akşam yemeğinde mutlaka buluşurdu...

  Özellikle iftar yemekleri tam bir şölendi.

  Tahmin edebileceğiniz gibi, Osmanlı asırlarında yemek, yer sofrasında yenirdi.Önce yere temiz bir örtü atılır, üstüne tahtadan yapılmış bir ayak konur, ayağın üstüne de büyük yemek sinisi yerleştirilir, tahta kaşıklar sininin çevresine yerleştirilirdi.
 
  Sofra adabına göre, sağ kollar sofaya dönük olarak hafif çapraz oturulur, erkekler sağ dizlerini sünnet üzere dikerler, kadınlar ise dizüstü çökerlerdi.Ev halkı, iftara yarım saat kala sofradaki yerlerini alırdı.Bu sofraya ve sofrayı hazırlayan hanımlara gösterilen saygının gereğiydi.Ayrıca bir sabır imtihanına girmekti.Yiyecekler sofrada öylece durur, etrafında oturanlar nefislerini sabır ve itaat sınavından geçirirlerdi.

  Ayrıca duaların kabul olduğu bildirilen iftar saatini dua ile geçirirlerdi.

  Sürahi sinide yer tutmaması için, sofra örtüsünün üstünde (yerde) dururdu.Su içmek isteyen söyler, gençlerden biri sürahiden bardağa su koyardı.Biri suyu içerken, sofradakiler mutlaka onu bekler, böylece su içenin yemek hakkı korunurdu.Kul hakkına böylesi bir hassasiyet vardı.

  Sofraya ilk olarak büyücek bir bakır kase içinde çorba gelirdi.Yemeği, besmele eşliğinde ailenin en yaşlı kişisi başlatırdı.En yaşlı üye dilerse bu görevi babaya verebilirdi.Ağız dolu iken konuşulmaz, kahkaha ile gülünmezdi.

  Sofraya gelen yemeği beğenmemek tabii mümkündü.Ama yüksek sesle dile getirilmez, saygısızlık sayılırdı.
 
  Osmanlı sofrasında kesinlikle ağız şapırdatılmaz, ekmek ısırılmaz, burun çekilmezdi.Sofraya oturuşta ve kalkışta eller mutlaka yıkanır, ağız misvaklanırdı.

  Yemek aynı kaptan yenirdi.Sofraya sulu yemek gelirse tahta kaşık kullanılırdı.Çorbadan sonra pilav eşliğinde et yemeği gelirdi.Ardından soğuk yemek veya bir börek verilirdi.En son tatlı yada meyve yenilirdi.Aile reisi şükür duasını ettikten sonra, sünnet üzere herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene "Elinize sağlık" gibi cümlelerle teşekkür edilirdi.

Kaynak:
  • Osmanlı Cumhuriyetinden Türkiye Demokrasisine - Yavuz Bahadıroğlu

Tarafımdan Düzenlenmiştir.İyi Okumalar...
« Son Düzenleme: 15 Temmuz 2014, 21:17:16 Gönderen: SüleymanEnes »

33 sene milletim ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah'tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakkın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki, düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.

Cennetmekan Sultan II. Abdülhamid Han