Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Hikayeler / Ynt: Melez
« Son İleti Gönderen: kaskal 18 Ekim 2017, 21:57:46 »
Günümüzde..

Michel de Ponton ölürken debeleniyordu. İlk tuttuğu paçayı kendine doğru çekti ve yanına eğilen on dokuz yaşında genç bir ayakkabı boyacısı olan Lawrence'a bir şey söyledi ve hemen ardından öldü. Etrafındaki herkes onu tutmaya çalıştı ama o bir yan kesiciydi ve bir hışımla koşmaya başladı. Basın görevlileri ve orada rastgele bulunan bir trafik polisi arkasından caddeye koştu ama Lawrence çoktan bulduğu ilk deliğe saklanmıştı bile. Etraf sakinleşinceye kadar oradan çıkmadı.

Akşam Saatleri 22:10

Lawrence: Bu ne anlama geliyor? Söylediği şeyin bir anlamı olabilir mi? Keşke okuma yazma bilseydim. (Lawrence gördüğü tüm gazetelerde Michel de Ponton'un fotoğrafını görüyordu ama neler yazdığını anlayamıyordu.)

Zengin Bir İş Adamı: Hey ayakkabılarımı parlatabilir misin delikanlı?

Lawrence: Tabi efendim; bu benim işim.(Lawrence duyduğu kelimeyi zihninin arkasında bir yere attı ve işini yapmaya devam etti.)

Kaldırımda, berber brandasının hemen altında ayakkabı boyatmak isteyenler için özel oturaklar vardı. Boyacılar oturmak isteyenlerden ekstra para alabilirlerdi.

Lawrence: Wisconsin'e yeni mi geldiniz?
Zengin İş Adamı: (Elindeki gazeteyi indirir ve yüzüne bakar) Sayılır. Neden sordun?
Lawrence: Hiiç. Üstünüzdeki kumaş çok kaliteli duruyor.
Zengin İş Adamı: Ve çok da pahalı. (Lawrence'a gülümser.)
Lawrence: (Yüzünde bir tebessüm uyanarak biraz da utanarak) Eğer bana o gazetedeki adamın kim olduğunu ve ne yazdığını anlatırsanız sizden para almam.
Zengin İş Adamı: Okuyayım öyleyse. (Gazetenin arkasını çevirir ve okumaya başlar.) Kısa bir süre önce tarihi eser kaçakçıları tarafından evinden kaçırılan Michel de Ponton, bu sabah mahkemeye başvurdu. Anlattıkları kale alınmayan Ponton basın muhabirleri ile temasa geçti ve onların tarihi eser kaçakçıları olmadığı beyanında bulundu. Uzun süredir tehdit mektupları aldığını belirten Ponton bu sabah Madison, Monona Terrace Halk Toplantı ve Konferans Merkezinin önünde basın açıklamasında bulunacak.
Lawrence: Resmi yazılardan pek bir şey anlamadım ama daha çok mahkemenin neden dikkate almadığını merak ettim. Onlara tam olarak ne söylemiş?
Zengin İş Adamı: Bugün sana ne söyledi? Hatırlıyor musun?
2
Hikayeler / Ynt: Melez
« Son İleti Gönderen: couteaulumiere 18 Ekim 2017, 21:31:38 »
Derin bir nefes alıp indiğim basamaklardan olabildiğince sessiz bir şekilde çıkmaya başladım.
Belki de adama önyargılı davranıyordum? Kim bilir, belki ot çekmek için tenha bir mekan arayan çılgın bir keş değil aksine benim gibi evsiz biçare insanları tespit edip onlara yardım eden yücegönüllü bir yardımseverdir?
Gözlerimi devirdim ve koridorun sağındaki ilk odaya dalıp kapıyı arkamdan yavaşça kapattım.
Adamın her ne arıyorsa bulmasını ve  buradan def olup gitmesini umuyordum.
Adamın çizmelerinin tahta basamaklarda çıkardığı sesler yaklaşırken nefesimi tuttum ve sırtımı buz gibi ahşap duvara yasladım.
Buraya girme. Buraya girme. Def ol git!
Sesler bulunduğum odanın önünde dururken çizmemdeki küçük hançeri çektim.
Adamı öldürebilir miydim? Yoksa önce bu in cinin top oynadığı yerde ne halt yediğini mi sorsaydım?
Ben zihnimdeki sorularla boğuşurken arkamdaki pencerenin pervazına bir karga konmuştu.
Hayvan ötmeye başlarken kapı aralandı.
Lanet olsun...
3
Hikayeler / Ynt: Melez
« Son İleti Gönderen: kaskal 18 Ekim 2017, 20:25:09 »
Michel de Ponton: Couteau'nun gördüğü görüntüyü ben de gördüm. Ama aynı açıdan değil. Beni anılarına bağladıkları kişi Gilbert Fontenot isimli bir ekmek fırını işçisi idi. Hayatımda yaşadığım en akıl almaz ve en uçuk deneyimdi. Beni tıbbi analiz cihazı gibi ne olduğunu bilmediğim bir şeye soktular. Gözlerimi çok yüksek bir binanın çatısında açtım. Aşağı düşmek üzereydim, çok korkmuştum.

Basından Biri: Peki bunu dünyaya açıklamaya ne zaman karar verdiniz bay Ponton?

Michel de Ponton: Buradan sonra anlatacaklarım hem kendim hem de bunu izleyen herkes için çok büyük bir tehdit oluşturacak. Ama yapmak zorundayım.

Basın görevlileri birbirlerinin önüne geçmek için uğraşıp haberi basabilmek için bir kaos ortamı oluşturmuşlardı.

Michel de Ponton: (Nefes almadan hızlı hızlı konuşup bu yükten kurtulmak istiyordu) Hepimizi kontrol etmek istiyorlar. Burada uzaylılar ya da daha basit bir fraksiyondan bahsetmiyorum. Çok daha tehlikeli. Onlar insan. Kana susamış Kabilin soyundan geliyorlar. İnsanlık çok büyük tehlikede. Beni dinliyor musunuz? Hayır sadece birbirinizi yiyorsunuz!! Yaklaşan şeyin farkında değilsiniz. Dünya yok olmak üzere. Doğal afetlerden çok daha büyük bir güç! Hepimizi eritecek, kül olacağız. Çocuklarımız diye bir şey kalmayacak. Gelecek bir nesil olmayacak. Geriye sadece nokta kadar bir toprak parçası kalacak.

Kadın Basın Görevlisi: Ama bay Ponton anlamıyorum. Hem burada hem başka bir yerde nasıl olabilirsiniz?

Michel de Ponton: Animus sayesinde...

Yaşlı Basın Görevlisi: Animus da ne bir örgüt mü?

Michel de Ponton: Hayır! Abs..(Boynundan aldığı zehirli bir ok ile vurulur.)

Kulağında duyduğu son sesler yankılanmaktadır "Bay Ponton!"  "Aman tanrım onu vurdular" "Suikastçııııı!!!"

4
Hikayeler / Melez
« Son İleti Gönderen: couteaulumiere 18 Ekim 2017, 19:28:05 »
Konu: Couteau, İhtilal'in patlak vermek üzere olduğu Paris'in çalkantılı sokaklarında, geçmişi hakkındaki esrarlı gerçekleri su yüzüne çıkartmaya ve bunu yaparken de hayatta kalmaya çalışan bir gençtir. Ancak yaptıkları sonunda, kökeni milattan önceye dayanan, dünyanın özgürlüğü için elini kana bulamaktan çekinmeyen tehlikeli bir tarikatın kapısı aralanacaktır.

Spoiler: Göster
Sabah güneşinin altın renkli hüzmeleri birkaç sıçan ve güvercin ile paylaştığım odamın penceresinden süzülerek göz kapaklarıma vuruyordu.
Soğuktan dolayı uyuşmuş parmak eklemlerimle gözlerimi ovuşturarak doğruldum, hareketimle birlikte dibimde kıvrılmış duran bir fare karanlık bir köşeye kaçtı.
‘’Lanet sıçanlar!’’ diye söylendim.
Üşüyordum, şubat ayının başından beri bu köhne evin, en sağlam görünen odasına kalıyordum. İhtilal dolayısıyla ayaklanan halkın ateşe verip çürümeye terk ettiği bu bina şimdi bana ev sahipliği yapıyordu.
Ayağa kalktığım anda ürperdim, kırık pencerelerden esen soğuk rüzgar birkaç kar tanesini odaya savururken sırtımı dondurdu.
‘’Hareket etsem iyi olacak!’’ diyerek olduğum yerde sıçrayıp odanın çıkışına yöneldim, birkaç kez donarak geberme tehlikesi geçirdiğimden uyanır uyanmaz vücuduma sıcak kan pompalanması için küçük bir koşuya çıkmayı ihmal etmiyordum.
Başımı iki yana eğerek esnettim, kollarımı uzatıp parmaklarımı esneteceğim anda burnuma gelen duman kokusu ile duraksadım.
Havayı iyice kokladım.
‘’Barut kokusu mu bu?’’ dedim neredeyse fısıldayarak.
Yine şu kazkafalı radikaller milleti galeyana getirmek için bir yerleri ateşe vermiş olabilirdi. Gözlerim irileşirken hızla koridorun sonundaki merdivene yöneldim, ayağıma takılan kırık eşya ve fare leşlerini umursamayarak alt kata indim.
Ancak duyduğum bir sesle basamakların arkasına geçip siper alarak kulaklarımı dört açtım.
Koridorun hemen sonundan bir erkek sesi geliyordu, yutkunup başımı hafifçe basamakların arkasından çıkardım.
Konuşan kişinin yalnızca siyah çizmelerini görebiliyordum.
Kim bu be? Bulunduğum bina Les Invaldes semtinin ücra bir köşesindeydi. Yani pek sık uğrayan olmazdı, özellikle de böyle ziyadesiyle pahalı çizmeler giyen birinin 'ne işi var burada?' diye düşüneceğiniz türden bir yerdi.
Kaşlarım çatıldı. Adam konuşmayı kesti ve çizmeleri olduğum tarafa doğru ilerlemeye başlayınca başımı hızla öne çevirdim.
Bu herif de kim?!
5
İstanbul / Ynt: Artiz Kahvesi(RP Yazacak Arkadaşlar! Önce Buraya!)
« Son İleti Gönderen: kaskal 17 Ekim 2017, 20:50:02 »
Arkadaşlar aramıza hoş geldiniz. İkinizin de RP hikayesini okudum. Ben de izin verirseniz devam ettirmek istiyorum. Belki bu şekilde kolektif bir oyun başlatabiliriz.

Adı: Bernard Fludd, İngiliz ve bundan dolayı Amerika'lı suikastçılarla pek iyi geçinemiyor. Atası 1. Elizabeth'in simyacısı Robert Fludd'a ve çağlar boyunca bütün ailesine atılan iftiraları temize çıkarmak için savaşıyor. Ekip içinde ona Lekelenmiş Suikastçı diyorlar.
Dış görünüş: Zayıf, yapılı ve dayanıklı. Kumral saçlara ve kızıl sakallara sahip. Atalarının ruhunu yaşatmak için Anthony van Dyck'ın yarattığı sakal modasını kullanıyor. Sakin ve sağduyulu biri ancak ataları ve ailesi konusunda çok hassas. Tapınakçılar arasında şeytanın ta kendisi olarak bilinir ve çoğu tapınakçı ajanının kökünü kazımıştır.
Geçmişi: Bernard, İngiltere'nin kuzeyinde Warwickshire'da doğmuştur. Küçük burjuva bir ailenin tek erkek çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Janet bir hippiydi ve Bernard'ı babası ile baş başa bırakıp Amerika'ya gitti; 1967'de Detroit'te çıkan ayaklanmalar sırasında siyahi arkadaşlarını korurken öldürüldüğü biliniyor. Bernard sekiz yaşlarındayken tutucu ve düşünce yapısı olarak tapınakçılara yakın; Güneş'in Çocukları adı ile anılan bir assassin topluluğu, babasını suikastçıların arasından ayrılmakla tehdit etmiştir ancak babası Edmund, Bernard'ı da alıp Stratford'a kaçmıştır. Güneş'in Çocukları Edmund'ı bulup öldürmek için çok fazla sayıda adam göndermiştir. Bernard babası tarafından yıllar boyunca eğitilmiştir ama suikastçıların arasında hiçbir zaman bulunmamıştır. Ailesine yapılanlardan sonra insanlara olan güvenini yitirmiştir. Ve insan ırkının aç gözlü olduğuna kanaat getirmiştir. 1988 yılına gelindiğinde Bernard artık yetişkin biridir. Güneş'in Çocukları artık ikisinin de peşlerindedir ancak babasını öldürmek için gönderilen hiçbir tarikat üyesinden haber alamamışlardır.

Hikaye: Sabah saatleri.. Rutubetli pis bir deponun bodrum katı. Edmund sağ tarafta çekyatta uzanmaktadır. Elinde parmakları açık eldivenleri ile titremektedir.
Bernard: Baba?
Edmund: Sorun yok her zamanki kanama etkilerinden biri sadece.
Bernard: Baba neredeyse yirmi senedir hiç kimseyi öldürmedin. Bunlardan uzaklaştığını sanıyordum.
Edmund: Eskiden baş belası bir adamdım. Girmediğim delik yaptırmadığım angarya yoktu.
Bernard: Ben beş altı yaşlarındayken annem hep birlikte verdiğiniz mücadeleyi anlatırdı.
Edmund: Evet sonra gitti Kara Panter Partisi'nin bir hayranı oldu ve kendini öldürttü..
Bernard: Özür dilerim bu konunun seni ne kadar etkilediğini biliyordum. Ama bak işe yaradı. Şuan kanama etkisi yaşamıyorsun.
Edmund: Haklısın... şey... teşekkür ederim Bernard.
Bernard: İhtiyar unuttun mu bana burada Bernie diyecektin.
Edmund: Yaşlılıktaaaan.. (Gülüşürler Bernard birden babasının başının ağrıdığını fark eder.)
Bernard: Ben çıkıp sana ilaç bulacağım. Tek kelime etme.
Edmund: ...

Öğle 12:46

Çok şiddetli bir rüzgar esmektedir. Bernard kapüşonunu sımsıkı tutarak karşıdan karşıya geçer ve eczanenin camına bakar. Bu sırada arkasındaki virajdan bir araba ona doğru yaklaşmaktadır. Aniden rüzgar kapüşonunun açılmasına neden olur ve arabadakiler onu tanır. Artık deşifre olmuştur ve kimliği açığa çıkmıştır. Arabadaki uzun paltolu biri arabadan iner ve onunla konuşur.

Baron Vincenzo: Hey evlat bir saniye bakar mısın?
Bernard: Siz kimsiniz?
Baron Vincenzo: Sana bir iş teklifim var. Paraya ihtiyacın olduğunu biliyorum. O camı kırmamak için kendini paralayışını seyrettim. Neden?
Bernard: İlaca ihtiyacım var.
Baron Vincenzo: Bağımlı mısın?
Bernard: Hayır. Bir iyilik yapmak istiyorum da.
Baron Vincenzo: Nedenini sormadım. Yani neden buna muhtaç kalasın? Sana vereceğim işle kolaylıkla para kazanabilirsin.
Bernard: Ne yapmamı istiyorsunuz?
Baron Vincenzo: Birini öldürmeni.
Bernard: Benim birini öldürebileceğimi nereden çıkardınız?
Baron Vincenzo: Yapma Bernie. O kadar uzun süredir Bronx'ta yaşıyorsun ki artık seni tanımayan kalmadı.
Bernard: Demek beni Bernie olarak tanıyorsunuz? (Rahatlamıştır.)
Baron Vincenzo: Ve öldürdüğün kişileri de tanıyorum. Uzun Parmak Jimmy, Sessiz Louie, Lekeli Toni.
Bernard: Lekeli mi?
Baron Vincenzo: Kayın biraderinin kız kardeşinin düğününde üzerine kaynar su dökülmüş. Biz İtalyanların arasında bu tarz şeyler olur; büyütmemek lazım.
Bernard: Bakın, bunu son kez yapacağım. Ve lütfen arkadaşlarınıza da söyleyin bir daha beni rahatsız etmesinler.
Baron Vincenzo: Sakin ol evlat senin karşında Lucky Luciano ya da Vito Genovese yok.
Bernard: Onlar da kim?
Baron Vincenzo: Mafyalığa heves etmiş bir iki küçük çocuk..
Bernard: Neyse. Hedefim kim?
Baron Vincenzo: Yusef isimli bir zenci. Onu öyle bir öldür ki Brooklyn yakınlarında bir daha hiçbir zenci dolaşamasın.
Bernard: Anladım, tamam.
Baron Vincenzo: Tekrar görüşeceğiz. (Bir paket verir ve arabasına binip oradan uzaklaşır.)
Bernard: Umarım görüşmeyiz. (Paketi açar ve içinden çıkan paralarla gidip babasına ilaç alır.)

16:03

Aynı Deponun bodrum katı.

Bernard: Heey ihtiyar! Neredesin? (Etrafta olmamasına çok şaşırır. Babası seneler sonra ilk kez ayağa kalkmıştır. Yan odaya yürüdüğünde babasını buzdolabının önünde yerde yatarken bulur.)
Bernard: Baba iyi misin?! İhtiyar ayağa kalk!! Baba?!
Edmund öksürerek
Edmund: Başım döndü damarlarımdan birinin patladığını hissettim sanki.
Bernard: Hiç cama çıktın mı? Zehirli bir ok mu yedin? Yoksa konservene bir şey mi karıştırdılar?
Edmund: Hayır sadece sen gittikten sonra etki yeniden başladı. Tuhaf sanki bu kez biri beni yanına çağırıyor gibiydi. Büyük babam Winston Fludd bir siyahiydi ve Albay Nelson Miles'ın cephane odasından sorumluydu. Onun yanındaydım. En yakın arkadaşı Custer suikasta uğradığında ona yardım edemediği için kendini vurmaya kalktı. Büyük babam elinden silahı almaya çalışırken büyük babam vuruldu. Albay onu kurtarabilirdi ama bunun yerine süvarileri ile birlikte onu Kara Tepeler'de bir yere gömdü. Gömdüğü yeri tam olarak göremedim.
Bernard: İlginç. Öğrettiklerini doğru hatırlıyorsam ki hatırlıyorum; kanama etkisi sadece senin atanın yaşadığı süre boyunca kendini canlı kılar.
Edmund: Ben de öyle sanıyordum.
Bernard: Neyse geçtiğine sevindim. Daha iyi olacaksın sana ilaç getirdim.
Edmund: Teşekkür ederim Bernie... İnsanın öz oğluna kendi adıyla hitap edememesi ne acı..
Bernard: Kimseye güvenmiyorum ihtiyar. Her şeye hazırlıklı olmalıyız. Sana bir çorba yapayım iyi gelir.
Edmund: Ben gitmek zorundayım.
Bernard: Bundan korkuyordum... Baba çıldırdın mı?! Neredeyse yirmi yıldır hareket etmedin tek başına bir yere gidemezsin. Üstelik Kara Tepeler(Black Hills)'den söz ediyoruz. Bu halinle bir dağa tırmanamazsın. Seninle gelebilirdim ne yazık ki bu gece Brooklyn'de olmak zorundayım.
Edmund: Söz vermiştin. Bir daha İtalyan mahallesinden kimseyle görüşmeyecek, angaryalarını üstlenmeyecektin.
Bernard: Bunu yapmak zorundayım.
Edmund: Sana son bir ders vermem lazım Bernard..
Bernard: İhtiyar..
Edmund: Burada ikimizden başkası yok.. "Kendini iyi tanı. Hedefini de iyi tanı ki kendi kendinin hedefi olma."
Bernard: Sanırım Goethe'nin ya da Machiavelli'nin bir sözü, değil mi? Merak ettim kime ait bu?
Edmund: Annene. Bana hep böyle derdi.
Bernard: Tanıyabildin mi bari?
Edmund: Zevzekliği bırak. İşini hallet yoksa sensiz giderim.

23:45

Bernard siyahi gençlerin takıldığı bir pub'ın girişinde arabaya yaklaşmış bir şekilde beklemektedir. Aslında kendine bırakılmış olsaydı işi çok basitti. İçerden çıktıkları an Yusef'in kürek kemiğine hidden blade'ini saplar ve her şey biterdi. Ancak Baron Vincenzo ondan bir vahşet bekliyordu.
Bernard temkinliydi. Yanında iki molotof, bir thompson ve bir altı patlar vardı. Babasının dediklerini düşünüyordu. Hedefini iyi tanı. Bu ne anlama gelebilirdi?
Saniyeler içinde Pub yanmaya başladı ve siyahi Yusef arkadaşları ile birlikte koşarak kapıdan çıktılar. Bernard hedefinin 15 16 yaşlarında bir çocuk olduğunu gördü ve bunu yapmaktan vazgeçti. Ama Vincenzo'nun adamları onu izlemekteydi.

24:00

Aynı Depo

Bernard babasına bir iki kez seslendi ancak Edmund odada değildi. Yan odaya buzdolabının önüne baktı ve babasını bulamadı. İşi yapmadığı için Baron Vincenzo'nun adamları onu kaçırmış olabilirdi ya da Bernard'ı beklemeden tek başına yola çıkmış olabilirdi. Ama en kötü ihtimal Bernard evde yokken Güneş'in Çocuklarının depoya girip onu öldürmüş olmalarıydı..

Bernard deponun üst katına çıktı yerde kan izleri buldu. izler çatıya doğru gitmekteydi. Onları takip etti ve çatıya ulaştığında aşağıdaki mahalle dedikodularına kulak misafiri oldu. İki kişi Yusef Hawkins'in beyaz bir mafya tarafından öldürüldüğünü konuşuyorlardı. Bernard anlamıştı. Baron Vincenzo gerçekten de durumu öğrenmiş ve çocuğu öldürme işini başka bir katile vermişti. Bernard artık daha da fazla şüpheleniyordu ve Bronx'a gidip Baron ile adamlarına bir sürpriz yapmak niyetindeydi.

Son..
(Hikayede geçen isimlerin %90'ı gerçek olaylardan ve tarihi karakterlerden alınmıştır. Küçük bir öneri isterseniz hikayelerimizi birleştirebilir ve bunu yapmaktan daha da zevk alabiliriz.)



6
İstanbul / Ynt: Artiz Kahvesi(RP Yazacak Arkadaşlar! Önce Buraya!)
« Son İleti Gönderen: couteaulumiere 16 Ekim 2017, 20:47:16 »
Adı: S. Couteau de la Lumiere
Dış görünüş: Kısa boylu, ince, zayıf ancak çevik bir vücut yapısına sahip, toz pembe saç buklelerini kalın beresi ve suikastçı kapüşonları ile gizler, turkuaz-su yeşili karışımı bir göz rengine ve soluk beyaz bir ten rengine sahip.
Ruh hali: Hırslı ve azimli, acımasız, son derece soğukkanlı, inatçı, çabuk sinirlenen, pervasız, hazırcevap, ukala, rekabetçi ve kurnaz,
Geçmişi: Asil bir Vikont ailesinde, oldukça iyi şartlarda dünyaya gelen Couteau, doğduğu andan itibaren sanat, edebiyat, müzik gibi konularda eğitim görmüştür.
Ancak Couteau on iki yaşında iken, kan donduran bir şubat akşamı ailesi ile birlikte yaşadığı malikane bir grup Tapınakçı tarafından basılmış ve Cou anne ve babasından ayrı düşerek kaçmak mecburiyetinde kalmıştır.
Olaydan beş yıl sonra Couteau Suikastçılara katılmıştır, ancak Suikastçıların inanç ya da ideallerini paylaştığı için değil, ailesinin akıbetini öğrenip onlara bunu yapanlara bedelini ödetmek için.
Kısa Hikaye:
Genç kız, bej renkli elbisesinin eteklerini tutarak olabildiğince sessiz bir şekilde merdivenlerden çıkmaya başladı.
Taş basamakların üzerine serilmiş parlak kırmızı renkli halılar adımlarını daha sessiz kılsa da Cou, son derece ihtiyatlı davranarak, duyduğu her tıkırtıda en yakın duvarın arkasına siper alıyordu.
Bunu günlerdir planlıyordu, yapının kuzey kısmındaki tüm Tapınakçı Muhafızların çizelgelerini çıkarmış, mola ve nöbet değişimlerini işaretlemişti.
Şimdi ise eyleme geçirme vaktiydi. Onu tanıyan muhafızlar hisardaki her yere girme izni olduğunu biliyor ve muhtemelen onu, şuan ulaşmaya çalıştığı odadan alıkoyacak değillerdi. Ancak genç kızın biraz aksiyon ve heyecana ihtiyacı vardı.
Dolayısıyla Cou, Suikastçı Kampındayken yaptıkları suikast planlarından tasarlamıştı.
Ve tüm plan aklındaydı.
Babasının odasına girdiğinde, o daha küçükken birlikte geçirdikleri yılları anımsatan şeylerle karşılaşmayı umuyordu.
Cou'nun küçüklüğüne dair komik anılar, annesinin bir portresi gibi.
Bunları düşününce genç kızın yüzüne bir gülümseme yayıldı.
***
Kıkırdamamak için kendimi zor tutarak koridor boyunca ilerledim.
Babamın odasında ailemize ilişkin ne tür anılar vardı kim bilir? Hepsini görmek için sabırsızlanıyordum!
Babam kalan pek bir şey olmadığını söylemişti ancak içimden bir his bir şeyler sakladığını söylüyordu.
Belki de sekiz yaşındayken babacığımın kendi elleriyle benim için oyduğu o küçük tahta tavşan? Ah, o tavşanı alıp başucuma koymak istiyordum! Heyecan ve coşkuyla adımlarımı hızlandırdım.
Sonunda babamın odasına ulaştığımda kusursuzca yapılmış saç topuzuma sıkıştırdığım küçük maymuncuğu çıkardım.
Dizlerimin üzerine çökerek maymuncuğu kilide soktum.
"Hadi... Birazcık sağa... Hayır. Sola..."
Gözlerimi kısarak odaklandım. Kamptan ayrıldığımdan beri kapı açma becerilerim körleşmişti.
Kilidi imal eden ustaya sövmemek için kendimi zor tutarken ensemde hissettiğim sıcak esinti ile hızla arkamı döndüm.

Biraz fazla detaylı oldu sanırım  :-X, Burada yeniyim dolayısıyla hatalarım için affınıza sığınıyorum, hadi bakalım  :D
7
İstanbul / Ynt: Artiz Kahvesi(RP Yazacak Arkadaşlar! Önce Buraya!)
« Son İleti Gönderen: tsunamiakina 15 Ekim 2017, 20:06:47 »
RP Ad-Soyadı: Isabel Magnolia
   Karakterin Dış Görünüşü: Kızıl saçlı ve yeşil gözlü, 167 boyunda, biraz fazla zayıfça, yüzüne baktığında zayıf ve hastalıklı bir genç kız görünüyor ancak her hangi bir sağlık problemi yok.
   Karakterin Ruh Hali: Fazlasıyla saf bir kişiliğe sahip bu yüzden kolayca kandırılabiliyor. Bazen sert görünmek istese de yapamıyor. Sevimli, sevecen ve arkadaş canlısı, hayvansever.
   Karakterin Geçmişi: Yurt dışında okuyan abisini, babasıyla birlikte küçük bir kasabada beklemektedir. On üç yaşında babasının tecavüzüne uğrar. Abisinin gelmesine bir hafta kala intihar girişiminde bulunur. Abisi bunu niçin yaptığını sorduğunda onu çok özlediğini ve annesinin ölümünü hala kabul edemediğini söyler. Abisi daha fazla yanında olmaya çalıştığı günlerde babasının kız kardeşine yaptıklarına şahit olur ve babasını öldürür. Abisinin hapse girmesini istemeyen Isabel, abisiyle birlikte kaçarak yaşamaya başlar. Babalarının öz babaları olmadıklarını öğrenirler. O sıralarda savaş çıkar. Abisi savaşa katılır ve Isabel hergün askerlere yiyecek, su götürmektedir. Birgün yiyecek hiçbir şey kalmaz ve kıtlık olur. İki kardeş hayata tutunmaya çalışırlar.
 Kısa Hikaye:
 
Elindeki son yiyeceği savaş meydanına taşıyordu. Hayli yorgundu ve açtı. Cepheye geldi, gölgeleri bile eriten güneşte getir götür yapmak hayli zordu. Abisini gördü uzaktan. Hareket etmeden yerde yatıyordu. Elindekileri bıraktı.
-Ağabey!
Bağırarak koşmaya başladı. Tam iki kulaç kalmıştı abisine ulaşmasına abisi doğruldu. Sevinçten ne yapacağını bilemedi. O sırada vuruldu. Abisinin kucağına düşerken mırıldandı.
-Abi ben ölmek istemiyorum...
8
Spoiler Patlaması / Ynt: Ezio öldü mü?
« Son İleti Gönderen: kaskal 15 Ekim 2017, 01:54:56 »
Sahneyi tam olarak atabilir misiniz ?
9
Spoiler Patlaması / Ynt: Ezio öldü mü?
« Son İleti Gönderen: Black Swordsman 14 Ekim 2017, 21:40:17 »
Tam olarak ne anlatmak istediğinizi daha iyi ifade edebilir misiniz?

Ezio'ya ölüm yaklaştığı anda babasının hayaletini gördüğü fikrini ortaya attı. Ancak bunun mümkün olduğunu pek sanmıyorum çünkü Giovanni'ye pek benzemiyordu. Hem Giovanni olsa daha felsefi bir konuşma yapardı bence, Roma'nın hatunlarından bahsetmek yerine. Eğer Ezio'nnun hayalinde olan bir kişi olduğunu varsayacaksak, ölüm meleğinin insan suretindeki hali olma olasılığı daha yüksek.
10
Spoiler Patlaması / Ynt: Ezio öldü mü?
« Son İleti Gönderen: kaskal 13 Ekim 2017, 15:49:21 »
Tam olarak ne anlatmak istediğinizi daha iyi ifade edebilir misiniz?
Sayfa: [1] 2 3 ... 10