İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Ruknud-Dīn Khurshāh

Sayfa: [1] 2
1
Yakın tarihin belkide en büyük ve en gizemli yapılanmalarından biri Kontrgerilla diğer adıyla Gladio'nun Tarihini bu yazıda okuyacaksınız.Emin olun ki okumakta pişman olmayacak ve çok şey öğreneceksiniz.


Hitler'i tasfiye edince rahat bir nefes alabileceğini sanan ABD ve Batı, faşistlerden sonra komünist tehditle karşı karşıya kaldığını gördü. Bir taraftan Rusya'nın yayılmacı eğilimi, diğer taraftan ABD ve Batı ülke halkları arasında 1917 devriminden beri sürekli yayılan komünist ideoloji, kapitalist dünyada yaygın bir korku oldu. Örneğin, İtalya'da komünistlerden duyulan korku sebebiyle Rusların geleceği beklentisi içindeydi herkes. Bir Rus işgalinde komünist sempatizanların Rus ordularına yardım edeceğine inanılıyordu.

Sınırlı Savaş ve Kontrgerilla'nın Doğuşu
Soğuk savaşın ilk yıllarında ABD'nin savaş stratejisi, nükleer silahların da kullanıldığı topyekün bir savaş esasına göre oluşturulmuştu. Fakat Kore, Vietnam, Kamboçya yenilgileri ile Küba'daki sosyalist devrim bu stratejinin bir işe yaramadığını gösterdi. Bu durum Amerika'yı yeni stratejiler arayışına itti. "Sınırlı Savaş" teorisi ve "Dolaylı Saldırı" kavramı gündeme geldi. Bu sıralarda hazırlanan Rockefeller Raporu'nda şöyle denilmektedir:

"Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırılar yanında ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka cins tehditler de vardır. Bu tehditler; içerden yapılmak istenen değişme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılar bazen iç savaş şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reformlar biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda Yunanistan bize birinci örneği, Vietnam ikinci ve Ortadoğu olayları da üçüncü örneği verdi. Bizim amacımız bu ve buna benzer akımları önlemek olmalıdır. Bu akımlar, dikkatleri üzerlerine çekecek noktaya geldiklerinde, izlememiz gereken iki yol vardır. Gerek bizim, gerekse komünist olmayan diğer dünya devletlerinin güvenliğini sağlamak için; mahalli kuvvetler ve akımlar tarafından sıkışık durumda bırakılmış olan dost hükümet ve rejimlere silahlı yardımlar yapmak zorunluluğunu duymalıyız. Bu zorunlulukla yapılacak askeri müdahale, ne klasik askeri stratejiye uymakta, ne de geleneksel diplomatik müdahaleye benzemektedir. Bu askeri müdahalenin kendine özgü bir biçimi ve niteliği vardır." (1)

Finletter ise Sınırlı Savaş'ın gerekliliğini şöyle savunmaktadır:

"Amerika'yı hem intihar harbinden hem de içine düştüğü çıkmazdan ancak ve ancak sınırlı savaşlar kurtarabilir. Amerika'nın hür dünya liderliği ancak bu yolla devam ettirilebilir ve nihayet mevcut milletlerarası düzen ve ilişkiler gene bu cins savaşlar yardımıyla devam ettirilebilir. Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki, komünistlerin kışkırttığı ayaklanma ve statükoyu bozma hareketleri ancak sınırlı savaşlar yoluyla bastırılabilir." (2)

Kennedy'nin politik danışmanı Samuel P. Huntington'un sözleri de şöyledir:

"Önümüzdeki on yıl içinde doğrudan doğruya saldırılarla devletlerin sınırlarına tecavüz etmenin imkanları gittikçe azalmaktadır. Bu cinsten saldırıların yerini, devletlerin kendi sınırları içindeki hükümet darbeleri, gerilla hareketleri ve iç savaşların alması imkanları ise artmaktadır. Böyle bir durumda Amerikan dostu hükümetler için ABD silahlı kuvvetlerinin, hükümetlere veya hareketlere yardım maksadıyla kullanılmasıyla; ister istemez bu devletlerin içişlerine karışma ve müdahale etme sonucunu verecektir. Bu kaçınılmaz zorunlu müdahaleler; kullanılacak silahlı kuvvetlerle diplomatik amaçların iyice incelenmesini, değerlendirilmesini ve bunlar arasındaki sıkı ilişkilerin daima göz önünde bulundurulmasını gerektirmektedir. Bu bakımdan yeni bir stratejik kavrama ihtiyaç vardır. Kullanılacak silah ve taktiklerden, yapılacak siyasi ve askeri işbirliği için gerekli araçlara kadar, herşeyi hesaplayan bir strateji tespiti zorunlu olmuştur." (3)

Sınırlı savaş teorisyenlerinden Reterparet ve Sohnwshy'nin sözleri ise daha açık:

"Birleşik Amerika, hoşuna gitmeyen solcu veya solcu olmayan hükümetleri devirmek için gerilla taktiğini kullanabilir ve kullanmalıdır. Bu tip hükümetlerin en belirgin örnekleri, özellikle sosyalist ülkelere komşu veya yakın olan bölgelerde bulunmaktadır." (4)

Kissinger'in Türkiye'den bahseden sözleri
Kissinger şöyle diyordu: "Sınırlı savaş stratejisinin başlıca amaçları arasında en önemli bir yer işgal eden nokta, komünist ülkelere komşu olan ülkelerden başlayarak Latin Amerika ülkelerine kadar yayılmakta olduğunu gördüğümüz komünist kışkırtmalarını bastırmaktır. Komünist ülkelere komşu olan bölge Türkiye'den başlamakta ve Uzak Doğu Asya'ya kadar uzanmaktadır. Sınırlı savaşların yürütülmesi ihtimalinin en fazla olduğu yerler bu bölgedeki ülkelerdir. (5)

Dolaylı Saldırı Anlaşmalarının imzalanması
İkna faaliyetlerine girişilerek ABD'nin etki alanındaki ülkelerin yöneticileriyle ve tabi Türkiye ile de "Dolaylı Saldırı" anlaşmaları imzalanır. (6) ABD, ülkelerin sivil yöneticileri ile de anlaşma yapmayı denemiş, asıl anlaşmaları ise o ülkelerin askeri ya da istihbarat servisi yöneticileriyle yapmıştır. Bu anlaşmalar gizliydi, o kadar ki, en üst düzeydeki çoğu yöneticiler ve parlamentolar bile haberdar olmamışlardır. İtalya'daki Gladio skandalında ortaya çıkan bilgilere göre, Gladio örgütü, ABD ve İtalya istihbaratları arasındaki anlaşmayla kurulmuş olup kamuoyu ve parlamentonun haberi olmamıştır. (7)

NATO'nun kanatları altına gizlenen Kontrgerilla
Sınırlı savaş teorisyenlerinin önem verdikleri bir konu, NATO stratejisinin yeniden ele alınıp iyice gözden geçirilmesi ve Sınırlı Savaş stratejisine uygun düşen bir savaş hazırlığına NATO ortaklarının ikna edilmesiydi. (8) Bunun başarıldığı Gladio skandalı ile açığa çıkmıştır. NATO bünyesinde kurulan ACC (Allied Coordination Committee - Müttefik Koordinasyon Komitesi)'nin aralarındaki koordinasyonu sağladığı, yani komuta ettiği, NATO ülkelerinde kurulan antikomünist karakterli gizli yeraltı teşkilatlarının varlığı birçok NATO ülkesinin yetkilileri tarafından itiraf edildi. (9)

Bu arada Türkiye'deki durum
50'li yılların sonunda Türkiye'de sol akımlar gittikçe gelişmekte diğer taraftan da ABD ile peşpeşe ikili anlaşmalar imzalanmaktadır. Bu dönemde Türkiye, Amerika'nın en sadık müttefikidir. Bu durum 1964 yılı sonlarına kadar devam eder. Türkiye'de tıpkı Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi geniş bir anti-Amerikancılık akımı oluşmuş, Amerikan üslerinin, ikili anlaşmaların ve NATO'nun Türkiye'nin çıkarlarına aykırı olduğu söylenmeye, yazılmaya ve kamuoyu uyarılmaya başlanmıştır. Bu durum ABD'yi açık bir soğukluğa götürür ve ardından da sosyal uyanışı körletmek, boğmak için CIA'nın da yardım ve tertipleriyle örtülü faaliyetlere girişir.

Sınırlı Savaş taktiklerine ne zaman başvurulacaktı?
Amerikalı teorisyenlere göre Sınırlı Savaş taktiklerine başvurulacak iki durum sözkonusudur: 1. Hükümet ABD taraftarıdır, ayaklanma sözkonusudur. Ayaklanma bastırılmaya, pasifize edilmeye çalışılacaktır. 2. Ayaklanma ile ya da başka bir şekilde hükümet, ABD aleyhtarı bir değişime uğramıştır. Bu durumda askeri darbe ile ya da suikastlerle aleyhteki yönetici unsurlar bertaraf edilecek ve yerlerine dost unsurlar getirileceklerdir. Yani iki durumda da Sınırlı Savaş'a başvurularak ABD aleyhtarı akım ya da hükümetler safdışı edileceklerdir. Washington, bu politikanın gerçekleştirilmesini özellikle CIA eliyle yürütmektedir. Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde milli nitelik taşıyan, Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyen hükümetlerin CIA tertipleriyle düşürüldükleri, örneğin, Musaddık, Peron, Betancourt, Goulart, Nukrumah, Lumumba ve benzerleri hatırlanırsa, Amerikan çevrelerinin bu ikinci meseleye ne kadar önem verdikleri kendiliğinden anlaşılır. (10)

Pentagon'un gerilla savaşı uzmanları bu tip savaşları üçe ayırmaktaydılar: Birincisi, sıcak savaşta orduya yardımcı olarak düşman işgali altındaki bölgede yürütülen gerilla savaşı, ikincisi, sömürgeci rejimlere karşı silahla ayaklanan gerillaların yürüttüğü gerilla savaşı, üçüncüsü ise, ABD aleyhtarı yönetimleri devirmek için Amerika'nın finanse ve teçhiz ettiği bazı sivillerce yürütülen gerilla savaşıdır.

"Ayaklanmaya Karşı Koyma" ya da Kontrgerilla taktikleri
"Dolaylı Saldırı" anlaşmaları çerçevesinde, Vietnam, Kamboçya ve benzerlerine yapılan Amerikan müdahalelerinin başarısızlığa uğraması ile yukarıda anlatılan taktikleri geliştiren ABD, bunlara "Ayaklanmaya Karşı Koyma" ya da kontrgerilla adını vermiştir. Operasyonlarda yerel kuvvet kullanımına ağırlık verilecek, bu kuvvetlere ABD lojistik desteği ve genel talimatları verilecektir. "Ayaklanmaya Karşı Koyma" ile amaçlanan hedeflerden biri de, ABD ve Batı aleyhtarı akımların mümkün olduğunca, gerilla savaşına girişebilecek güce ulaşamadan raydan çıkarılması, pasifize edilmesiydi.

Sonuç: Kontrgerilla ağları tüm Batı Avrupa'da örüldü
NATO kullanılarak uygulamaya geçildi. Üye olan her ülkede, az sayıda ve çok seçkin subaylardan oluşan anti-komünist direniş grupları kuruldu. Yunanistan eski Başbakanı Andreas Papendreu'nun açıklamasına göre, bu direniş grupları her yeni katılan NATO üyesine imzalatılan anlaşmalar çerçevesinde kurulmuş, böylece bu karanlık şebekeye her türlü eylem için açık çek verilmiştir. (11) Bu seçkin gruplara mensup subaylar, halkın anti-komünist kısmını örgütleyecek ve direniş ağı o ülkenin tümüne yayılacaktı. Amaç bir Rus işgali durumunda cephe gerisinde aktif hale gelerek halkı direnişçilere karşı ayaklandırmak, Rus ordularına karşı sabotaj, suikast ve benzeri yıpratma eylemleri ile direnişe geçmektir. Bu durumda gereksinim duyacakları silahlar da o ülkenin belirli yerlerine gömüldü. Genel bir askeri strateji çerçevesinde ağlar, bağlantılar, depolar ve gereçler hazırlanmış, ilgili ülkelerin savunma anlaşmalarıyla silahlı kuvvetlerinin devreye girmesi de kayıt altına alınmıştır. Sınırların ötesinde işbirliği yapacak ve ortak savunmaya gireceklerdir. (12) Ve artık kontrgerillalar hizmete hazırdırlar...

Dipnotlar:

1 Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, s. 297
2 Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, s. 260
3 Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, s. 296
4 Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, s. 301
5 Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, s. 261
6 Milliyet, 14 Kasım 1990, Ecevit'in açıklaması
7 Milliyet, 13 Kasım 1990, "Gladio, devlet çetesi"
8 Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, s. 264
9 Cumhuriyet, 15 Kasım 1990, "Süper NATO her taşın altında"
10 Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, s. 300
11 Yüzyıl gazetesi, 11 Kasım 1990
12 Gladio, Leo A. Müller, s. 36

ALINTI

2
Theodor Herzl, dönemin sultanı II. Abdülhamid'e Kont Nevlinski (bir Leh soylusu, II. Abdülhamit'in şahsi dostu) aracılığla Filistin'e özerklik ve Musevi ikametliği ister. Buna karşılık şu taahhütlerde bulunur:
Osmanlı Devleti’nin 33 milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödeyelim.
İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın Frank’a mal olacak deniz filosu yaptıralım.
Devletin mali durumunu canlandırmak için 35 milyon altın lira faizsiz borç verelim.
Ancak, II. Abdülhamit teklifi kabul etmez ve şu yanıtı verir:
"...Bu meselede (Theodor Herzl) ikinci bir adım daha atmasın. Ben bir karış toprağı dahi satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsûldar kılmıştır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz..."
Kaynak:www.vikipedia.com

3
1947 ve Günümüz / 1980 Türkmen Liderlerinin Katliamı!
« : 22 Aralık 2012, 09:35:44 »
Irak'taki Baas rejiminin Türkler üzerindeki baskıları, 1979 yılında iyice arttı. Irak Türklerin lider durumunda olan önemli şahsiyetleri, 1979 yılında göz altına alınarak, ağır işkencelere maruz kaldı. Bunların arasında, Türkmen Kardeşlik Ocağı'nın uzun yıllar başkanlığını yapmış Emekli Albay Abdullah Abdurrahman ile Bağdat Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Necdet KOÇAK başta geliyordu. Ayrıca Abdullah Abdurrahman'ın yakın çalışma arkadaşı Dr. Rıza DEMİRCİ ve Müteahhit Adil Şerif de tutuklanarak, işkencelere tabi tutulmuşlardı. Bu tutuklamalar Türk halkı üzerinde büyük tepki ve üzüntü yaratmıştı.


Emekli Albay A. Abdurrahman, Irak ordusunda önemli hizmetler görmüş değerli bir subaydı. Ordudaki görevinden ayrıldıktan soma, Bağdat'ta açılan Türkmen Kardeşlik Ocağı'nın yıllarca başkanlığını yapmış ve hizmetlerinden dolayı, Irak'taki Türklerin büyük sevgisini kazanmıştı.

Doç. Dr. Necdet Koçak ise, Ziraat Makineleri alanında yetişmiş değerli bir uzman ve bilim adamı idi. Bağdat Üniversitesi'nde, Ziraat Makineleri Bölümünü kurarak, bu dalda yüzlerce öğrenci yetiştirmişti. Bunun ötesinde, insan sevgisi ve geniş hoşgörüsü sayesinde Türk toplumu arasında gerçekten çok sevilen ve sayılan kişiliğe sahipti.


Dr. Rıza Demirci; Orman Bakanlığı'nda Müsteşar, Ocağın çalışkan elemanı, öğrenci yurdunu kuran, gençlerin yetiştirmesinde büyük katkısından dolayı özellikle sevilen ve sayılan, sözü dinlenen bir kişi.Ayrıca, Kardaşlık Dergisi’nin çıkarılmasında, Irak Türkleri hakkında gerek coğrafik gerekse tarihi araştırmalar yapmasında, Irak’ta bulunan Türk nüfusunun yerleşim sahalarının tespitinde büyük çabalar harcamıştır.Dr. Rıza Demirci, Irak Ormancılık ihtisasındaki gelişmelere büyük katkılar sağlayıp, başarılı bir bilim adamı olduğunu da ispatlamıştır. Bununla birlikte milli şuuru yüksek, mütevazı, yardım sever, milli davasını her şeyin üstünde tutan, görevine bağlı ve cesur bir kişili-ğe sahipti.

Adil Şerif: Kerkük'te esnaf arasında, yardımlaşmayı, birleşmeyi, örgütleşmeyi isteyen, bu uğurda çalışır, maddi destek sağlardı. Baas yönetimi günlerce baskı ve insanlık dışı işkence ederek, Türklerin sevilen liderlerini suçlu göstermeğe gayret sarf etmesine rağmen, hiçbir sonuç alamamıştı. Özellikle şeker hastası olan A. Abdurrahman'a aldığı ilaçlar verilmeyince, gözlerini kaybetmesine ve karanlık bir dünyaya mahkûm edilmesine sebebiyet verilmişti.


Sonunda Bağdat yönetimi, Türk toplumuna korku vermek gayesiyle, Abdullah Abdurrahman, Necdet Koçak ve Adil Şerif 'i, 16 Ocak 1980 tarihinde idam etti. Ağır işkence altında can verdiği için, Rıza Demirci'nin akıbeti hakkında uzun yıllar cevap alınamadı. Ancak, 1998 yılında ailesine gönderilen bir yazıda; Rıza Demirci idam edilmiş. O'nu bir daha aramayın. Mezarı bulunulamadı. Türk toplumunun bu gözde ve değerli şahsiyetlerinin haksız yere idam edilmeleri, Irak Türkleri arasında büyük tepki ve nefrete yol açtı. Tek amaçları, ülkede insanca yaşama isteği gibi, Türk toplumunu en doğal hakkını savunan bu liderlerin idamları, Türk halkını yönetime karşı küstürdü.

Kaynak : http://www.haberkultur.net/

4


 (NOT:ilk yazıda belirttiğim gibi yine belirtiyorum bunları ben yazmadım sadece okudum...ve sizle paylaştım yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.)




Baphomet simgesinin tapınakçılarla bağdaştırılması Fransa kralı Yakışıklı Filip’in onları tutuklattıktan sonra haklarındaki iddiaları ve kendilerinin işkence altındayken ya da kendi iradeleriyle yaptıkları itiraflara dayanmaktadır.

 

İddianame sahiplerine göre Templiyerler, ’BAPHOMET’ adını verdikleri sakallı bir adam putuna tapıyorlardı. Gizli inisiyasyon törenleri esnasında put sunağa konuluyordu. Bazı Temliyerler’in itiraflarına göre bu kafa, uzun saçlı ve sakallıydı. Bir çok kişi için put, şeytanın bir simgesiydi. Ancak Baphomet’in menşei ve özellikleri hakkında tek ve somut bir iddia yoktur.  Kimi iddialara göre Baphomet, eski karanlık gnostik ayinlerden devşirilmiş ‘fallus’ ibadeti kültüne dayanan bir simgeydi. O zamanki ifadelerden yola çıkan bir başka iddiaya göre ise Baphomet, gri, siyah veya kırmızı renkli bir kediydi. Hatta kedinin kuyruk altının öpüldüğü iddiası da tutanaklarda yer almıştı. Daha da ileri bir iddia olarak kedi putunun yakılmış çocukların yağlarından yapıldığı, şövalye cesedi küllerinin yemeklere serpidiği de söylenmiştir.

 

Baphomet ile ilgili başka bazı iddialar da vardır. Bunlar;

 

    Vaftizci Yahya’nın kafatası olduğu,
    Nicodemus’un yaptığı, HZ. İsa’nın çarmıhta acı çekişini gösteren bir heykele ait yüz olduğu,
    Temliyerler’in Mandylion kefeninden kopyalamak suretiyle bir İsa yüzü yaptıkları ve o putun bu kefenden kopyalanan yüz olduğudur.
    Diğer bir yaklaşım ise bunun bir cin yüzü olduğu şeklindedir.  Bu cin, Süleyman mabedi yapımı sırasında Süleyman’a yardım ettiği söylenen koruyucu Asmodeus adlı cindi.
    Bu konuda ortaya atılan diğer bir yaklaşım ise put yüzünün, tapınağın ilk kurucu önderi Hugues de Payens’e ait olduğu şeklindeydi. I


Çok fazla bilinen bir konu olmamasına rağmen, Eliphas Levi, şeytanın sembolü olarak Baphomet'i ters çevrilmiş pentagramın içinde simgeleyen ilk kişiydi.

 

Eliphas Levi 1810 yılında Fransa'da doğdu. Okula gittiği yıllarda rahiplik eğitimi almaya karar verdi. Fakat daha sonraları okülist olabilmek amacıyla rahiplik mesleğini bıraktı. Ortaya attığı ve Kilise tarafından günahkarlıkla suçlandığı konulardan bir tanesi de Katolik Kilisesi'ne karşı doktrinler vaazıydı. Hayatı boyunca gizemli konularla ve Kabala ile ilgilendi. Büyü ve Kabala üzerine birçok kitabı olmasına rağmen, Levi'nin en çok bilinen çalışması Tapınak şövalyelerinin taptığı şeytan Baphomet'tir. II

 

Eliphas Levi’nin yaptığı çizimlere bakarak Baphomet, keçi kafalı, insan vücutlu, üst vücudu kadın ama genel olarak erkeksi, boynuzları olan, kanatlı, kafasından ışık çıkan bir şekilde tasvir edilebilir. Çizimde her ayrıntının bir anlamı olduğu iddia edilir. Bunlar;  alt ve üst köşelerdeki siyah ve beyaz hilal, kanatlar, vücudunun erkeksi ya da kadınsı olması, vücudundaki pullar ve bacak arasında bulunan çubuk olarak sıralanabilir.

Eliphas Levi dışında bu konu ile ilgilenen diğer bir kişi de Aleister Crowley’dir. Crowley, şeytanla anlaşma yaptığını ve bu anlaşma sayesinde bir takım gizli güçleri emri altına aldığını iddia etmekteydi. (Derin Dünya Devleti, S.236 - Timaş yayınları, İstanbul 2003)

 

 

Yazarın Notu

Bütün bunlardan sonra, Baphomet ile ilgili gizemin Tapınak Şövalyelerinin bence en karanlık yönü olduğunu söyleyebilirim. Yukarıda yazılanlarda belirtilen iddiaların doğru ya da yanlış olması, çeşitli defalar dile getirdiğim gibi sitenin amacı ile örtüşmüyor ve hatta benim bu konuda  görüşlerimden bile bahsetmiyorum. Zaten telif hakları ile ilgili çekincelerim, araştırdığım ve ulaştığım pek çok bilgiyi  paylaşmama engel oldu, sadece şunu söylemek istiyorum, elimden geldiğince objektif olarak bu konuda da bazı temel taşları ortaya koymaya çalıştım ve yorumu okuyuculara bırakıyorum.

 

Kaynaklar:

(I)  Derin Dünya Devleti Gizli Doktrinlerin Küresel Efendileri, S.42-43, - Atilla Akar, Timaş Yayınları, İstanbul 2003
(II) http://www.ilmiarastirma.net/?Pg=Detail&Number=7881
(III) Derin Dünya Devleti Gizli Doktrinlerin Küresel Efendileri, S.236, - Atilla Akar, Timaş Yayınları, İstanbul 2003

5


 (NOT:ilk yazıda belirttiğim gibi yine belirtiyorum bunları ben yazmadım sadece okudum...ve sizle paylaştım yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.)




Gotik, batı medeniyetinde bir sanat akımı ve bununla örtüşen bir üslup olarak tanımlanabilir.

 

Katolik Avrupa’da doğmuş ve özellikle XIII. – XV. Yüzyıllar arasında etkili olmuştur. Tam anlamıyla dini amaçlıdır. ‘’Gotlar’a ait demek olan Gotik kelimesinin ortaya çıkması bu üslubun terk edilmesinden sonradır. Bu isim Gotlar’ın kaba kişiliğiyle akımın estetikten uzak bulunmasının yakıştırılması yüzündendir.  İlk defa Fransa’da görülmüş ve XII. yüzyıl içinde başlamıştır, XV. yüzyıla kadar etkisini göstermiştir. En güçlü hakimiyetini yine Fransa’da kurmuştur. Almanya’da XVI. yüzyıl başlarına kadar devam etmiştir. Ortaya çıkışı Hıristiyan dünyasının büyük ümitlerle başladığı Haçlı seferlerinin bozgunla sonuçlandığı,  Avrupa’da önemli siyasi değişikliklerin meydana geldiği yıllara rastlar. I

 

Gotik mimari tarz, Tapınak şövalyelerinin gücünü ve yaşam tarzını anlamak için belirleyici konulardan biridir ve onlara ciddi ayrıcalıklar kazandırmıştır. Bu ayrıcalığın ne anlama geldiğini anlamak için ‘Tarihçe’ isimli bölümde ‘gotik mimarinin’ geçtiği paragrafa bakmanızı öneririm.

 

Gotik sanatını en önemli kolu mimaridir. Gotik mimarinin esasını teşkil eden bina tipi dev ölçülerde inşa edilen katedrallerdir. Gotik mimari anlayışı, Paris yakınlarında bulunan Saint Denis manastır kilisesinin yeniden yapılması sırasında doğduğu kabul edilir (1122-1151). I

 

İngiltere'de Canterbury Katedrali, Fransa'da Notre Dame Katedrali, İtalya'da San Francesca Bazilikası, Almanyada Elizabeth Katedrali, İspanya’da Burgos Katedrali, bu tarza örnek olarak gösterilebilir.

 

Fransa’da krallar tarafından desteklenen Gotik üslup 1250-1350 arasında en güçlü dönemini yaşayarak  İtalya’ya girmiş ve bütün Katolik Avrupa üzerinde tesirini hissettirmeye başlamıştır. 1380-1425 yılları arasında  ‘ milletler arası gotik’’ adıyla tanımlanan üslubun bu dönemde özellikle resim alanında kendini gösterdiği görülmektedir. I

 

Gotik üslubun taşıdığı özellikler arasında en önemlisi, dini ve uhrevi manalardan beslenen göğe doğru uzanmış eserler ortaya koyma gayretidir. Gotik mimari bu özelliği sebebiyle yeni teknikler geliştirme ihtiyacı doğurmuştur. Gotik mimariye has yeni elemanların başlıca olanları sivri kemerler, kaburga kemerleriyle takviye edilmiş örtüler, uzun kemer sıralarıyla taşınan mekanları çevreleyen duvarları hafifletmek için açılan geniş pencereler ve bu pencerelerin içerideki insanlar üzerinde bıraktığı mistik etkiyi yoğunlaştırmak için kullanılan vitraylardır. Bundan başka ‘’uçan payanda’’ adıyla bilinen taşıyıcı sistemle iç mekana girişi sağlayan kapı teşkilatları dikkat çeker. Ana cephede yer alan kabartma ve heykeller özellikle dışarıdan bakan insanlar üzerinde etkisini artırmak amacını taşır. I



(I) İslam ansiklopedisi, Cilt 14, S.116-119, İstanbul 1996

6


 (NOT:ilk yazıda belirttiğim gibi yine belirtiyorum bunları ben yazmadım sadece okudum...ve sizle paylaştım yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.)




Simya, ansiklopedik anlam olarak, ucuz madenleri altına çevirmek için eski çağlarda yapılan çalışmalar olarak tanımlanır. Bilimsel bir yönü bulunmayan bu araştırmalar altın yapılmasıyla sonuçlanmadıysa da kimya bilimine yararlı bazı buluşlara yol açmıştır.

 
Simyanın ortaya çıkışı XII. yüzyıla denk gelmektedir. Simya ile ilgilenen ilk toplumlardan biri de Eski Mısır medeniyetidir ki bu bize mistik bir akım olan Kabala ile ilişkisinde ipucu veriyor.
 
Kabala, sözlük anlamı itibariyle, Yahudiler’de Tevrat’ın gizli anlamını araştırma işi, bir ikinci anlamda da, ruhlar ve cinlerle ilişki kurma işi olarak tanımlanabilir.
 
Kabala’nın da en çok yaygınlaştığı dönem yine XII. yüzyıla denk gelmektedir. Bu tarihlerin, kabala ve simyayı, yine XII. yüzyılda tarih sahnesine çıkan, Tapınak Şövalyeleri ile ilişkilendirmek için önemli olduğunu düşünüyorum. Zaten ‘tarihçe’ isimli bölümde bahsi geçtiği gibi, Tapınak Şövalyelerine Kudüs’te Süleyman Tapınağı’nın olduğu bölge tahsis edilmişti. Oradaki araştırmaları sonucunda bir ‘gizem’le karşılaştıkları tahmin ediliyor. İşte bu gizem belki de Kabala ile ilgiliydi.
 
Kabala, binlerce yıldır hemen her türlü büyü ritüelinin temel taşlarından birini oluşturmuştur. Kabala ile uğraşan hahamların büyü gücüne sahip olduğuna inanılmıştır. Yahudi olmayan pek çok insan da Kabala'nın gizeminden etkilenmiş, bu öğretiyi kullanarak büyü ile uğraşmıştır. Ortaçağ'ın sonlarında Avrupa'yı saran, özellikle simyacılar tarafından benimsenen batıni çalışmaların kökeninde de Kabala'nın büyük rolü vardır. I
 
Başka bir kaynakta Kabala ile ilgili çok ilginç bir noktaya değiniliyor. Buna göre;  Kabala’nın gizeminin ardında daha farklı gerçekler vardır. Bu görüştekilerin ileri sürdükleri iddia, Kabala’nın, Yahudiliğin temeli olan Tevrat’tan da önce var olan, Tevrat’ın Musa’ya gönderilmesinden sonra Yahudiliğin içinde yayılan, ‘pagan’ kökenli bir öğreti olduğudur. II
 
Tapınak Şövalyelerinin Simya ve karabüyü ile ilişkilendirilmesinin nedeni yukarıda bahsedilenler olabilir. Tasfiye edilmeleri sürecinde de bunlar suçlamalar olarak karşılarına çıkmıştır.
 

Kaynaklar:

(I)  harunyahya.net
(II) Geçmişten Günümüze Masonluk Tarihi, S.69 - Emre Avşar, Nokta Kitap 5.Baskı

7


 (NOT:ilk yazıda belirttiğim gibi yine belirtiyorum bunları ben yazmadım sadece okudum...ve sizle paylaştım yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.)



Tapınak Şövalyeleri, bilindiği üzere, görünen misyonu dışında saklı yüzü olan bir tarikattı. Bu nedenle gizliliğe son derece önem vermişlerdir.  Bu husus şöyle anlatılmaktadır; Tapınakçılar’ın en dikkat çekici özelliği, gizliliğe son derece önem vermeleriydi. Kuruluşu ile dağıtılması arasında geçen iki yüzyıl boyunca, bu ilkelerinden asla taviz vermediler. Bu ise akla, mantığa ve sağduyuya ters bir durumdu. Çünkü böyle bir gizlilik için hiç bir neden yoktu. Eğer söyledikleri gibi Katolik Kilisesi’ne bağlılarsa zaten o dönemlerde Avrupa tamamen Katolik Kilisesi’nin egemenliği altındaydı. Eğer Hıristiyanlığın gereklerini yerine getiriyorlarsa, saklanacak, gizlenecek hiçbir şey yoktu; Yalnızca bu bile Kilise’nin uygulama ve öğretilerine aykırı işler yaptıklarını gösteriyordu. Öyle ya, gizliliği temel ilke edinen hayırsever ve yardımsever bir örgüt düşünülebilir miydi? I

 

Gizlilikleri dışında hiyerarşik yapı itibariyle de son derece kendilerine özgüydüler; Tapınak Şövalyeleri’nin kendi içlerinde uyulması gereken ve başka hiçbir yerde olmayan sıkı disiplin kuralları vardı. Her şeyden önce çok katı bir emir komuta zincirine tabidiler. “Üstadlar”a ve “Büyük Üstad”a itaat en önemli şartlardandı. Bu, Tampliye Tüzüğü’nde, “Üstad ya da onun yetkilendirdiği kişi emrederse, sanki Tanrı’dan gelen bir emirmiş gibi hemen yerine getirilmelidir” şeklinde ifade ediliyordu. I

 

Prof.Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin sitesindeki bir makalesinde, Tapınak Şövalyelerinden Mabed Şövalyeleri ismiyle şu şekilde bahsediliyor; Mâbed Şövalyeleri zamanlarının aydın asilzâdeleri oldukları için yalnız Kudüs ve civârında değil, aynı zamanda güney Fransa ve Paris'de de kısa sürede örgütleştiler. Bu örgütü kurmak için gerekli olan parayı ise Avrupa ile Ortadoğu arasındaki ticârete aracı olmakla elde ettiler.

 
Başarılarını Ortadoğu'daki Arap tüccarlarına telkîn ettikleri dürüstlükleriyle ve verdikleri sözlere sadâkatleriyle sağlamaktaydılar. Bu nitelikler önce karşılıklı bir ticârî itimâdın ve daha sonra da düpedüz itimâdın yerleşmesini sağladığı gibi Mâbed Şövalyeleri'ne Arap Dünyâsı'nın kapılarını da açtı. Mâbed Şövalyeleri Hasan Sabbah'ın "Haşhâşîler Örgütü" ile de temas kurdular. Böylece, gizli kalmak ve bu yolla kudretini arttırmak isteyen bir örgütün yapısı hakkında da örgüt üyelerinin birbirlerini tanımak için işâretleşme kodu kullanmaları hakkında da fikir sâhibi oldular. Mâbed Şövalyeleri, Haşhâşîler'den edindikleri bilgileri ufak değişikliklerle kendi örgütlerine de uyguladılar. Meselâ el sıkışırken işâret parmağının karşısındakinin bileğine teması Mâbed Şövalyeleri'nden olduğunun parolasıydı. Eli sıkılan da eğer bir Mâbed Şövalyesi ise, bunu hisseder hissetmez, aynı işâretle bunu karşısındakine belli ediyordu. Ama karşısındaki eğer Mâbed Şövalyesi değilse zâten bununla ne demek istediğini anlamıyordu. II
 

Yukarıda bahsedildiği üzere tapınak şövalyeleri, Doğuda bazı gruplarla bilhassa Haşhaşi fedaileri ile yakın ilişkiler içinde oldular. Farklı kaynaklarda Tapınakçıların sayıları ve etkinlikleri hakkında farklı yorumlar bulunmakta, ancak kesin olan aktarmaya çalıştığım gibi gizliliğe önem vermeleri, çok katı disiplin kuralları uygulamaları ve güvenilirlik kazanarak bunu ticarette başarının anahtarı haline getirmeleridir. Güvenilirlik kazanmaları haklı sebeplere dayanıyordu ya da dayanmıyordu ancak her ne olursa olsun bu özelliği çok iyi kullanmasını bildiler.

 

Kaynaklar:

(I) harunyahya.org
(II) http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=54&Itemid=57

8


 (NOT:ilk yazıda belirttiğim gibi yine belirtiyorum bunları ben yazmadım sadece okudum...ve sizle paylaştım yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.)



Urfa’nın Türkler tarafından fethedildiği haberi Avrupa’da şok etkisi yaptı. Daha önceki seferlerde vaadedilenler tekrarlandı ve 31 Mart 1146’da ikinci haçlı seferi sevinç içinde kabul edildi. Fakat bu sefer büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlandı. II

 

Bu konu diğer bir kaynakta şu şekilde ele alınıyor;

Musul Atabeg'i İmadeddin Zengi’nin 1144'de Urfa'yı Haçlıların elinden almasından dolayı II. Haçlı Seferi düzenlendi. Urfa'dan sonra Halep ve Şam'ın kaybedilmesi üzerine Kudüs Krallığı, Papa'dan yardım talebinde bulundu. Papa ile Alman İmparatoru III. Konrad ve Fransa Kralı VII. Luis kurdukları düzenli ordu ile Anadolu üzerine yürüdüler. I. Mesut tarafından bozguna uğratılmaları üzerine Şam'a saldırılsa da başarılı olamadılar. 1147 yılında başlayan II. Haçlı Seferi 1149 yılında son buldu. I

 

İkinci haçlı seferinden sonra ;  1162 yılında kral III. Baudouin ölünce yerine kardeşi Amaury geçti. Amaury bütün dikkatini Mısır üzerinde topladı. Çünkü Nureddin Zengi Suriye’de Müslüman gücünü elinde toplamıştı ama Mısır’ı almadıkça Kudüs için tehdit olamazdı. Amaury zayıflayan Fatımilere bir baskın yaptı (1163). Bunu öğrenen Nureddin, Şirkuh el-mansur’un idaresinde Mısır’a birlik yolladı. Şirkuh’un yanında yeğeni Selahaddin Eyyubi’de vardı. 8 Ocak 1169’da Kahire’ye giren Şirkuh bütün Mısır’a hakim oldu ve birkaç hafta içinde öldü, yerine Selahaddin geçti. 1171’ de Selahaddin, Nureddin’in emriyle hutbede Fatımi hilafetinin son bulduğunu okudu böylece Müslümanlar Haçlılara karşı birleşmiş oldular.

 

Eski Antakya prinkepsi olup esir düşen ve sonra Filistin’e gelebilen Renaud de Chatillon Müslümanlar’dan nefret ediyordu ve sürekli olarak Müslümanları taciz eden girişimleri olmuştu. Son olarak yaptığı ve selahaddin’in kral Raimond ile yapmış olduğu anlaşma şartlarını yok sayan hareketi bardağı taşıran son damla oldu. Bu durumda savaş kaçınılmazdı. II

 

Selahaddin Eyyubî, Şiî-Fatımi Devleti'ni ortadan kaldırıp, Eyyubî Devleti'ni kurduktan sonra, Haçlılara karşı harekete geçti. 1097 senesinden beri Haçlıların elinde bulunan Kudüs'ü, 1187 senesinde, Hattin Zaferi'nden sonra ele geçirdi. Suriye'nin büyük bir bölümü Haçlı istilasından kurtarıldı. Ancak kazanılan bu zafer Avrupa'da endişeye sebep oldu. Alman İmparatoru Frederik Barbaros, Fransa Kralı Filip Ogüst ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar komutası altındaki yeni Haçlı orduları harekete geçtiler. Deniz yoluyla gelen Haçlı ordusunun Anadolu'ya da girmesi sebebiyle, II. Kılıçarslan Haçlıların üzerlerine yürüdü. III. Haçlı Seferi olarak adlandırılan bu seferde Fransa ve İngiltere krallarının ağır kayıplar vermesiyle 1192 yılında son buldu.

 

Papa III. Innocentius'un çağrısı üzerine Bonifacio'nun tertip ettiği ve 1204 yılında gerçekleştirilen IV. Haçlı Seferi'ne Almanya İmparatoru VI.Heinrich katıldı. Filistin'deki Yafa ve sahildeki bazı kaleler Eyyübilerin eline geçince Haçlılar deniz yoluyla İstanbul'a gelip Bizans'taki taht kavgalarından yaralanarak şehri yağmaladılar. İstanbul'da bir Latin İmparatorluğu kurmak isteyen Papa, Bizans soylularını şehirden kovdu. Soylular daha sonra Trabzon ve İznik Rum İmparatorlukları'nı kurdular. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğu’da büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

 

V. Haçlı Seferi, 1217 yılında Papa III. Honorius'un çağrısı üzerine Macar Kralı II. Andreas'ın deniz yoluyla Akka'ya gelmesiyle başladı. Kahire'ye yönelmek isteseler de Müslümanların saldırılarına dayanamayarak 1221'de geri çekildiler.

 

1228 yılında VI. Haçlı Seferi Papa IX. Gregorius'un teşvikiyle Alman imparatoru III. Frederich tarafından düzenlendi. Kudüs'e kadar gelen imparator, Eyyübi Sultanı Melik Kamil'in zor bir dönemde olmasından faydalanarak anlaşma ile şehiri teslim aldı. Ancak daha sonra Türk Ordusu Şehri Haçlılardan geri alıp tekrar Eyyübilere teslim ettiler. 

 

1248 yılında Kudüs'ün Müslümanların elinde olması nedeniyle Fransa Kralı Lui tarafından VII. Haçlı Seferi düzenlendi. 1250'de Mansure Meydan Muharebesi'de Memlükler tarafından Fransa kralı mağlup edilip esir alındı.

 

VIII. Haçlı Seferi 1268 yılında Antakya'nın Müslümanlarca fethedilmesinden sonra gerçekleştirildi. Bu sefer hedef Kudüs değil Akdeniz kıyılarıydı. Memlüklerin elinden kurtulan Fransız Kralı bu seferde salgın hastalıktan dolayı yaşamını yitirdi. Sefer 1270 yılında başarısızlıkla sonuçlandı. I

 

Doğu’da Haçlı hakimiyetinin sonunu getiren olay ise el-Melikü’l Eşref’in 6 Mart 1291’de Kahire’den hareket ederek mancınık ve kuşatma aletleri ile donattığı ordusuna Dımaşk ve Hama birliklerin katılmasıyla Akka önüne ulaşması ile olmuştur. Müslümanlar 6 Nisan’da şehri kuşatmış ve aralarındaki anlaşmazlıkları kenara bırakan Akkalı baronlar, Templierler, Hospitaller, Alman tarikat şövalyeleri ve şehir halkı savunmaya katılmış, bir buçuk ay süren çatışmalardan sonra Akka fethedilmiştir. Bundan sonra da Templier şövalyelerine ait iki büyük kale Antartus ve Aslit zapt edilmiştir.

 

Haçlıların Filistin’deki hakimiyetlerinin son bulup Akka’nın fethedilmesi Batıda büyük üzüntüye neden olmuş fakat 1187’de Kudüs’ün kaybındaki gibi derinden etkilememişti. Doğu’ya yapılacak seferlere yönelik bir çok proje üretildi, fakat bunların hiç biri uygulanamadı. Bunlardan biri de Templier tarikatının bilinen son büyük üstadı De Molay’ın 1307’de papaya sunduğu raporda, önce Akdeniz’de hakimiyetin sağlanıp, ardından Batı krallarının Kıbrıs’ta toplanıp, Suriye’de yeniden karaya çıkmaları tavsiyesi idi. Kutsal toprakları korumak maksadıyla kurulan Şövalye tarikatları da Doğu’yu bir yana bırakmışlardı. Alman şövalye tarikatı Akka’nın fethinden sonra faaliyetlerine Baltık bölgesinde devam ediyordu. Hospitaller önce Kıbrıs’ta sonra da Rodos adasında karargah kurmuşlardı. Templier tarikatına gelince, bunlar önce Kral IV. Filip’in zulmüne uğramış, sonra da 1312’de papa V. Clementius’un  emriyle resmi anlamda son bulmuşlardır. II

 

Kaynaklar:

(I)  http://www.biyografi.info/bilgi/hacli-seferleri
(II) İslam Ansiklopedisi, Cilt 14, S.525-546, İstanbul 1996

9


 (NOT:ilk yazıda belirttiğim gibi yine belirtiyorum bunları ben yazmadım sadece okudum...ve sizle paylaştım yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.)



Papa II.Urbanus’un 27 kasım 1095’te yaptığı çağrı ile Haçlı seferleri fiili olarak başlamış oldu. Sefere katılacak olanların Haçlı yemini etmeleri ve üzerlerinde haç işareti taşımaları öngörüldü. Avrupa’dan küçük destek grupları bekleyen Bizans, Şövalyeler ile birlikte, her milletten o güne kadar eşine rastlanmamış büyüklükte bir ordunun geleceği  haberi ile endişeye kapıldı. Sadece yardım amaçlı gelseler bile, bu kadar kalabalık bir ordunun Bizans topraklarından geçmesi sorunlara neden olacaktı. II

 

1096 yılında ilk haçlı seferi düzenlendi. Papa II. Urban ve Piyer Lermit, Avrupa'da büyük bir ordu hazırlamıştı. I. Kılıçarslan döneminde gönderilen gruplar düzensiz olduğundan yok edilmişlerdi. I

 


Piyer Lermit’in bu girişimi aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alınıyor.

 

Haçlı seferini duyurmak için harekete geçen vaizlerden biri olan keşiş Pierre l’Ermite’in ateşli konuşmaları halk üzerinde büyük tesir uyandırdı. Etrafında çoğunluğu Fransızlardan oluşan büyük bir güç topladı. 1096 mayıs ayında yürüyüşe geçen bu ilk ordu Ağustos 1096’da İstanbul’a ulaştı. Pierre’in yeterli vasıflara sahip olmadığını anlayan Bizans imparatoru düzenli ordu gelinceye kadar onları İstanbul civarında tutmaya karar verdi. Ancak bu çapulcu takımını kontrol altında tutmak mümkün olmadığı için onları Yalova yakınındaki Kibatos’a yerleştirdi. Burada durmayan çapulcular etrafı yakıp yıkmaya girişti. Fakat Haçlıların bu ilk girişimleri Türkler tarafından engellenerek başarısızlıkla sonuçlandı. II

 

 

 Birinci Haçlı seferi ;

 

Pierre’in girişiminden sonra asillerin kumandasında yola çıkan büyük ordular, 1096 sonbaharından itibaren birbiri ardına İstanbul’a gelmeye başladı. Haçlı reislerinin gelmesi ile gerçek amaçlarının Doğu’da devletler kurmak olduğunu anlayan Bizans imparatoru onlardan “vassallik yemini” etmelerini istedi. Bu yemin ile imparatorluk sınırları dışında kuracakları Haçlı devletlerinde imparatoru gerçek otorite olarak tanıyacaklardı. II

 

Haçlı ordusu ilk olarak Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkezi İznik'i kuşattı. Ardından Antakya'yı ele geçiren Haçlı ordusu I. Kılıçarslan'ı mağlup etti. I

 

Daha önce Pierre I’Ermite’in ordusuna karşı başarı kazanmış olan I.Kılıcarslan, Haçlılar’ın gücü hakkında yanılmıştı. İznik’i kurtarmak için süratle buraya geldiyse de başarılı olamadı. Yardım alma ümidi kalmayan İznik garnizonu da şehri 19 Haziran 1097’de Bizans İmparatoruna teslim etti. Şehri ele geçirip yağmalayan Haçlılar, bir hafta sonra Eskişehir yakınındaki Dorylaion yönünde ilerlemeye başladılar. I.Kılıcarslan Dorylaion yönünde onları kıstırdıysa da onları mağlup edemeyeceğini ,hatta yürüyüşlerine bile engel olamayacağını anlayarak, yolları üzerindeki bölgeleri boşaltıp, tarlaları yakarak onları zor durumda bırakmaya çalıştı. Haçlılar, Dorylaion‘dan Akşehir, Konya, Ereğli yolunu takip ederek Antakya önlerine vardılar. Ayrıca Haçlı ordusundan ayrılan bir grup Urfa’da ilk Haçlı devletini kurdu. Antakya sağlam surlarla çevriliydi. Takviye edilmiş olan Haçlı orduları aylar süren kuşatmadan sonuç alamadılar. Büyük Selçuklu hükümdarı Berkyaruk, Musul valisi Kürboğa idaresinde mahalli kuvvetleri Antakya’ya yardıma gönderdi. Kürboğa’nın gelişi Haçlı ordusunda bir paniğe neden olduysa da sonuç Antakya’nın ele geçirilmesi ve Haçlılar için nihai bir başarı oldu. II

 

1099 yılında Kudüs'ü Fatimiler'den almayı başardılar. I

 

Kudüs’ün Haçlılar tarafından alınması, ilgilendiğimiz konu açısından Haçlı seferlerinin en önemli sonucu olarak görülebilir. Bunun nedeni, Tapınakçılar tarikatının ortaya çıkmasını sağlamasıdır.

 

7 Haziran 1099’da Kudüs önlerine gelen Haçlılar şehri kuşattı. Büyük Selçuklular’ın düşmanı olan Fatımiler Kudüs’e hakimdi bu yüzden son büyük saldırı Mısır Fatımilerine karşı oldu. 8 temmuz günü oruç tutma emri verildi, bütün ordu başlarında din adamları ile şehrin etrafında dolaşıp Sion dağına çıktılar. 13-14  Temmuzda taarruz edildi ve 15 Temmuz günü şehre girildi. Kudüs’e giren Haçlılar, eşi görülmemiş bir vahşet sergiledi. Müslümanlar kılıçtan geçirildi, Mescid-i Aksa’ya sığınanlar öldürüldü. Museviler, Müslümanlara yardım etikleri gerekçesiyle sığındıkları yerlerde yakıldı. Haçlı ordusunda bulunan tarihçiler bile yaşadıkları dehşeti ifade etmişlerdir. Mesela tarihçi Raimundus Aguilers, zaptın ertesi sabahı Harem-i Şerife giderken her tarafı kaplayan cesetlerin arasından ve dizlerine kadar olan kan birikintilerinin arasından geçmek zorunda kaldığını söyler.

 

Kudüs’ün ele geçirilmesinden sonra Haçlılar’ın gerçek isteğini ortaya koyacak şekilde feodal bir krallık kuruldu. Godefroi de Bouillon ‘’kutsal mezar savunucusu’’ ünvanıyla idarenin başına geçti. II

 

Bu ilk sefer sonunda İznik ve Batı Anadolu, Bizans'ın; Antakya, Urfa, Trablus, Şam, Sur, Yafa, Nablus gibi kentler ve Kudüs haçlıların eline geçmiş oldu. Anadolu Selçuklu Devleti İznik'i kaybedince başkenti Konya'ya taşımak zorunda kaldılar. I

 

Doğuda kurulan Haçlı devletlerinden özellikle konumuzla alakalı olan Kudüs Krallığı hakkında ayrıntıya girecek olursak;

 

I.Baudouin Venedik ve Cenova filoları sayesinde Filistin kıyı şehirlerini zapt ederek Kudüs  Krallığı’nın sınırlarını genişletti. Yine I.Baudouin, güneye yaptığı sefer sonunda Eyle’ye (Akabe) kadar ilerledi. Ölümünden sonra tahta geçen II.Baudouin zamanında (1118-1131) Sur da (Tyros) zapt edildi. Bu dönemde Templier şövalye tarikatı kuruldu. Hospitaller de bir şövalye tarikatına dönüştürüldü. Bu dini-askeri kurumlar ülkenin stratejik noktalarında krallık ordularına hizmet etmeye başladılar. Yapılan bu ilk Haçlı seferinden sonra, ara bir girişim olarak, 1101 yılı haçlı seferleri yapıldı. Fakat bunun sonunda İstanbul’dan Suriye’ye inen yol, gerek Bizans için, gerekse Haçlı orduları için artık kapanmıştı. Haçlılar bundan sonra deniz yolunu kullanmak zorunda kalacaklardı. II

10


 (NOT:ilk yazıda belirttiğim gibi yine belirtiyorum bunları ben yazmadım sadece okudum...ve sizle paylaştım yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.)



Haçlı seferleri, XI.yy'ın sonlarından, XIII. yy'ın ortalarına kadar gerçekleşen ve amacı Hıristiyanlarca kutsal sayılan toprakların, Müslümanların elinden geri alınması için, Papa'nın teşvikiyle gerçekleştirilen seferlerdir. Asırlarca devam eden Haçlı seferleri sonucu, pek çok kan dökülmüş ve milyonlarca insan can vermiştir. Bu seferler, dini, siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi birçok gelişmelere sebep olurken Müslümanlara karşı savaşa katılmaya teşvik için, Avrupa'da bir çok Hıristiyan tarikatları kurulmuştu. Başta dini olmak üzere siyasi,sosyal ve iktisadi sebeplere dayanan bu seferler, 1095 yılında Papa II. Urbanus'un Clermont Konsili'nde yaptığı konuşma ile başlamıştır. I

 

Dönemin müslüman tarihçilerinin ‘Franklar’ kelimesiyle ifade ettiği Haçlılar tabiri, Osmanlılar tarafından ‘Ehl-İ Salib’, Araplar tarafından da ‘salibiyyun’ şeklinde kullanılmıştır. Bu isim, katılanların giydiği giysilerin üzerinde haç işareti olması nedeniyle verilmiştir. 1096 yılında başlayan haçlı seferleri, 1291’de Latin Hıristiyanların Doğu’daki son merkezleri olan Akka’dan çıkarılmasına kadar devam eden yaklaşık iki yüzyıllık dönemi kapsar. Bu dönem içinde 9 büyük haçlı seferi yapılmış ve bu seferler arasında bazı küçük girişimlerde olmuştur. II

 

İki yüzyıl süren bu seferlerin nedenleri üç başlıkta incelenebilir:

 

Dini nedenlerin başında Hıristiyanlar için önem taşıyan Kudüs'ün Müslümanlar'ın elinde bulunması gelmektedir. Din adamlarının etkisi ile Hıristiyanlarda koyu bir fanatizm oluşmuştu. Katolik olan Papa, Ortodoks dünyasını ele geçirerek nüfuzunu artırmak niyetindeydi. Bunun dışında XI. yy'da Fransa'da ortaya çıkan Kluni Tarikatı Hıristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtmaktaydı.

 

Siyasi nedenler içinde en başta Avrupalılar’ın Türkler’i Anadolu, Suriye, Filistin ve Akdeniz'den uzaklaştırmak istemeleri gelmekteydi. Bizans, güçlenen Türk akınlarına karşı Papa'dan yardım istiyordu. Senyor ve şövalyelerin macera ve ganimet arayışları da buna eklenmişti.

 

Tüm bu durumun içinde İslam Dünyası'nın zenginliği Avrupa'nın dikkatini çekmekteydi. Avrupalılar özellikle doğudan gelen İpek Yolu gibi büyük ticaret yollarına sahip olmak istiyorlardı. Avrupa'da toprak sahibi olamayan soylular, seferler ile ganimet elde edip, toprak kazanmak niyetindeydiler. I

 

Haçlı Seferlerinin nedenlerini yukarıdaki başlıkların altında bu şekilde toparladıktan sonra başka bir kaynaktan faydalanarak konuyu açacak olursak;

 

Haçlı hareketinin çıkış sebebi, batılılara göre dini unsurlardır, fakat aslında orta çağ batı toplumunu bu seferlere zorlayan siyasi, sosyal ve ekonomik sebeplerdir. İleri sürdükleri dini motif ise sadece itici bir güçtür. Haçlı düşüncesinin ortaya çıktığı dönemde Avrupada açlık, yoksulluk, toprak azlığı gibi sıkıntıların neden olduğu kargaşa yanında, ücretli askerlik anlayışı ve kolonizatör bir taşma hareketi de başlamıştı. Avrupa toplumunda çok büyük bir gücü bulunan kilise bu gücünü Doğu’ya da hakim kılmak niyetindeydi. Seferlere katılanlara günahlarının affı ve uhrevi mükafat vaat eden kilise, ‘kutsal toprakları kurtarma’ sloganı ile aslında gerçek niyetini kamufle ediyordu. Hz. Ömer tarafından 638 yılında fethedilmesinden beri Kudüs Müslümanların elindeydi ve Batı Hıristiyanları buna en küçük bir tepki göstermemiş, Bizans ise durumu kabullenmişti. Ancak XI.yüzyıl sonuna doğru Batı toplumundaki elverişli durum Avrupalılar’a Müslümanlar’ın gücünü kırabileceği ve Anadolu’ya yerleşmekte olan Türkler’i söküp atabileceği inancını vermişti. Gerçekten de 1096 yılında başlayan Haçlı seferleri daha Kudüs’e ulaşmadan ve bu belli bile değilken Avrupa’lıların önce Urfa sonra Antakya’da Haçlı devletlerini kurmaları onların bu inancını çok net  gösteriyor.

 

 XI.yüzyıl Avrupasında bu hedefi gerçekleştirecek bir fırsat oraya çıktı. 1074 yılında Hıristiyanlığın doğu sınırını korumakla görevli Bizans’ın hükümdarı VII. Mikhail imparatorluğunun düştüğü zaaftan kurtulmak için papalık aracılığı ile Avrupa’dan askeri yardım istiyordu. Papa VII.Gregorius bu isteği olumlu karşıladı ancak yardımı gerçekleştiremedi. Bundan on beş yıl sonra papa olan II. Urbanus ile Bizans imparatoru I. Aleksios arasında bu konu yeniden ele alındı. Bu sırada Anadolu’da Türk beylikleri arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden iktidar bölünmüştü. 1092 yılında Melikşah’ın vefatının ardından Büyük selçuklu devletinde otarite boşluğu baş göstermişti.

 

Papa II. Urbanus yapılacak seferlerde çok geniş kitleleri Doğu’ya göndermek istiyordu. Bunun için yoksulluk ve sefalet içindeki halka Doğu’daki zenginliklerden söz etmek, para ve toprak vaadiyle kandırmak bir ölçüde belki mümkündü ama tek başına yeterli olamazdı. Haçlı seferleri, kutsal değerler, İsa aşkı, fedakarlık ve din kardeşlerine sevgi temaları üzerine oturtulmalıydı.

 

Papa II.Urbanus, Clermont konsilinde din adamları ve halktan oluşan büyük bir kalabalığa hitap etmiş, Doğuda ki kardeşlerinin zulüm altında ezildiğinden, Müslümanların hakimiyetinde yaşamanın ne kadar zor olduğundan, Kutsal sayılan yerlere saygısızlık yapıldığından bahsetmiş ve onlara 1095 yılı kasım ayında Haçlı seferleri için çağrıda bulunmuştur. Aslında söylediklerinde hiçbir gerçeklik payı yoktur. Doğu’da yaşayan Hıristiyanlara Müslümanlar tarafından büyük bir hoş görü ile davranıldığı, VII. yüzyılda Müslümanlar tarafından Kudüs’ün fethedilmesinden beri buraya yapılan hac ziyaretlerinde hiçbir sorun yaşanmadığı Batı dünyasında zaten biliniyordu. Bütün bu iddialar yapılacak olan Haçlı seferlerinin ancak bahanesi olabilirdi.

 

Haçlı seferleri çağrısının geniş kitleler üzerinde bu kadar etkili olmasının nedenini anlamak için bir yüzyıl geriye gidilmelidir. X. yüzyılda Karolenjiyen devletinin merkezi gücü parçalanmış, otarite her eyalette ileri gelenlerin eline geçmişti. Savaş için geliştirilmiş toplum anlamsız kalmış ve saldırganlık içe dönerek terör eylemleri başlamıştı. Şövalyelerin başlattığı bu şiddet XI. yüzyılda da artarak devam etmişti. Kilise bu şiddete karşı önce barışçı bir tepki göstermiş, ancak bu etkili olmamıştı. Aynı dönemde Cluny merkezinin başlattığı reform hareketi de gelişiyordu. Cluny fikirleri ile bağlantılı olan Papa II.urbanus bu fikirleri laik dünyaya da aşılamak istiyordu. Reform hareketinin toplumda başlattığı Kudüs sevgisi tutkuya dönüşmekteydi.

 

Ayrıca Haçlı seferlerinin ana fikri olan öc alma duygusu, şövalyelerin hayat felsefesi ve toplumun genel yapısı ile uyumluydu.

 

Batıda arka arkaya gelen felaketler, salgınlar, kuraklıklar sonucu perişan durumda olan insanlardan oluşan Haçlılar bu seferlere Doğuda yaşayan kardeşlerine yardım amacıyla çıkmadıklarını daha başında yaptıkları davranışları ile  hemen belli ettiler. Batılıların amacı aslında kendi mezheplerine dahil olmadıkları için nefret ettikleri Doğulu Hıristiyanları kurtarmaktan çok Doğuda kendi hakimiyetlerini kurmaktı. II

Sayfa: [1] 2