İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Ezayah

Sayfa: [1] 2 3
1
1453 - 1836 Tarih Aralığı / Mercidabık Muharebesi
« : 10 Eylül 2014, 16:42:12 »


Osmanlı İmparatorluğu ile Memlûk Sultanlığı arasında geçen bir savaştır.

Mercidabık ovası Kilisin güneyinde yer alır. Çok öncelerden Mısır ile Osmanlı arasında samimiyet vardı. Bu samimiyet Orhan Gazinin zamanında bozulmaya başlamıştı. Daha sonra ne olduysa Mısır, Osmanlının aleyhine doğru hareket etti ve Mısır devleti kendi çıkarları için İran ile anlaşmıştı. II.Bayezid zamanında Osmanlı ile Mısırın arası çok fazla açılmıştı. Bu sorunlar Yavuz Sultan Selim Han'dada devam edince  Harp-divanını toplayarak 9 ağustos 1596 da Mısıra karşı savaş açıldı. Bir kaç gündür Osmanlı savaşa hazırlandı ve yola çıktı.

Mısırın yaklaşık 85 bin kadar ordusu ile Kansu Gevri komutasındaydı ve Mısır ordusu ağır zırhların içerisindeydi. Belki yenilme sebepleri de bu olabilirdi kim bilir? Mısır ile Osmanlı ordusu Mercidabık ovasına geldiğinde biraz durdular ve savaş bir kaç dakika aradan sonra başlamıştı. Mısırın ordusu daha savaş başlar başlamaz dağılma noktasına kadar geldi ve Mısır ordusunun komutanı Kansu Gevri acımasızca öldürüldü. Bunun üzerine Mısır ordusu yavaş yavaş geriye çekildi. Geriye çekilirken kimisi teslim oldu, kimisi çekilirken öldürüldü çünkü Osmanlı hala saldırıyordu. Sonuç olarak savaş bitti ve zafer Osmanlının oldu.

Bu savaş sonunda Osmanlının eline geçen bölgeler Filistin, Lübnan ve Suriye oldu. Şam ve Halep ise Mısırın yönetiminden çıkıp Osmanlının yönetimine girmek istediklerini bir mektup ile padişaha belirttiler. Savaştan sonra Kansu Gevriye ait bir çok hazine Osmanlının eline geçmişti. Böylece bu savaş Osmanlı ile zafer kazandı.

2
1453 - 1836 Tarih Aralığı / Preveze Deniz Savaşı
« : 10 Eylül 2014, 01:47:45 »


Osmanlı ile haçlı donanması arasında geçen bir savaştır.

Barbaros Hayrettin Paşa, Osmanlı ordusuyla Preveze limanının yakınlarında Andrea Doria kontorlünde ki haçlı ordusu ile savaşmıştır. Önemli bir savaş olan Preveze dünya tarihine destan olarak yazılmıştır. Osmanlı döneminde Barbaros denizlerde adını duyurmuştu ve denizlerin hakimiyeti onun elindeydi. Bunun üzerine Alman imparotoru ve İspanya kralı bir olup Osmanlıya karşı çok büyük bir haçlı donanması hazırlamışlardı. Ayrıca İtalya ile anlaşıp bu donanmanın başına Andrea Dorya'yı geçirdiler. İspanya ve Almanya ile kalmayıp, Portekiz, Malta, Ceneviz, Papalık ve Venedik'de gemilerini donanmaya vererek destek vermişlerdi. Toplamda 500-700 arasında bir donanma oluşturuldu. Ve gemilerde yaklaşık 3 bin kadar top olduğu söyleniyor (toplam) Osmanlı da ise yaklaşık 800 top mevcuttu.

Haçlı ordusu daha savaş başlamadan, zafer elde etmeden biz yendik Osmanlı ne ki diyerek havalara girmişlerdi. Sebebi de donanma çok fazla , topları gereğinden fazla  ve 7 devletin katılması bu savaşı yenme şanslarını %100 yaptı. Barbaros Hayrettin Paşa komutasında ki ordu  24 eylül günü Preveze limanı yakınlarına demir attılar. Haçlı ordusu ile Osmanlı arasında o an savaş başlamışdı. Haçlı ordusu bir türlü ilerleyemiyordu çünkü Osmanlı donanması engelliyordu. Bu sefer de arkadan saldırmak isteyince Turgut Reis arkadan saldırmalarına engel oldu. Saatlerce süren savaş sonunda Osmanlı zafer kazanmıştı. Andrea Dorya hal böyle olunca akşam oradan uzaklaştı. Bu zaferin sonunda Hayrettin Paşa'nın oğlu Hasan Reis padişaha zafer kazandık haberini verdi. Bu savaştan sonra Osmanlıya karşı savaşan devletler bir daha uzun bir süre boyunca Osmanlıya savaş açamamışlardır. Preveze Deniz Savaşı ise Osmanlı zaferi ile sonuçlandı ve tarihin en önemli, unutmamaksınız bir destan olarak tarih arşivine eklendi.

3
1919 - 1947 Tarih Aralığı / Almanyanın Polonya Seferi
« : 07 Eylül 2014, 19:15:26 »

                    X                         


1 Eylül 1939'da Polonya savaşı tam anlamıyla başlamış ve 6 ekim 1939'da son bulmuştur. Saldıran devletler Almanya,Slovakya ve Sovyetlerdir. Fakat Almanya daha önce davrandı. Yani Sovyetler ve Slovakya daha sonradan saldırmıştı. Almanya hukuku çiğneyip doğru olmayan bir savaş açmıştı çünkü savaş ilan edilmedi. Almanya, Polonyaya her yönden saldırıya geçmişti ve Polonya ordusu Alman-Polonya yani tam sınırda duran ordu apar topar doğu tarafında ki Polonya birliklerinin yanına çekilmiştir. 15 Eylül gibi Almanya Bzura savaşında büyük bir zafer elde etmişti. Bu savaştan sonra Polonya ordusu, önceden hazırlamış oldukları savunma hattına geri çekişmilerdi (Romanya köprübaşı) ve İngiltere ve Fransa'dan yardım istemeye başlamışlardı.

Sovyet ordusu ise Kresy'i işgal etmesi sonucunda Polonyanın savunma hattı malesef etkisiz hale getirilmiştir. Bu yüzden Polonya bu sefer Romanya topraklarına geri çekilmek zorunda kaldı. Kock savaşından sonra 6 ekimde Polonya toprakları tamamen Almanya ve Sovyetlerin eline geçti. Polonya ikinci kez yıkılmıştı fakat halkı ve ordusu asla pes etmedi.

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSAİP) Adolf Hitler tarafından 1933'de iktidara gelmişti. Almanya Avrupayı ele geçirse bile Sovyetler topraklarını ele geçirmek için "Yaşam Alanı" yapmayı ve Almanyayı genişleterek müttefik devletlerden oluşan bir çember içinde kalma peşindeydi. Hitler bu seferde Polonya ile ilişkilerini güçlendirmeye çalıştı ve 1934'de Polonya-Almanya saldırmazlık antlaşması imzalandı. Bu antlaşmadan önce Hitlerin tek amacı Polonyayı Fransadan koparmaktı. Yani anti-kominterne çekmek ve Sovyetlere karşı bir cephe olmasını istemişti. Bu antlaşmda Almanyanın önerdiği şey, Polonyaya kuzey doğuda bir toprak verilmesiydi ama Almanyaya bağlı olarak. Bunun üzerine Sovyet topraklarına nasyonal sosyalistler, Polonya sınırının yeninden çizilmesi istiyorlardı çünkü Almanya'nın bir eyaleti olan Doğu Prusya, Reichın, Danzig Koridoruyla ayrılmıştı. Koridor, uzun zamandır Almanya ve Polonya arasında tartışma konusu olan ve her iki tarafın da yerleştiği bir toprak parçası olmuştur. Versailles barış antlaşması sonucunda koridor Polonya toprağı haline getirildi. Bir çok Alman vatandaşı Danzig ve çevresinide Almanyaya dahil edilmesini istiyordu. Danzig önemli bir şehirdi ve nüfusun %95'i Almanca konuşuyordu. Versay antlaşması ile Almanyadan ayrılmış ve kısmen bağımsız bir kent olmuştu.




Polonya, Münih antlaşmasının tarafından olmamasına rağmen Çekoslovakyanın paylaşılmasında yer almıştı. Českı Těšín kentini Çekoslovakyadan 30 eylül 1938'de istedi. 1937'den itibaren Almanya bir yandan Danzig için ısrarını artırırken bir yandan da Danzig Koridoru boyunca Doğu Prusya'yı Almanya ana karasına bağlayacak bir otoyol yapılmasını önermekteydi. Almanyanın daha fazla istekde bulunması ve tamamen ortadan kaldırmaları sonucunu doğuracağından Polonya öneriyi reddetti. Polonyalı komutanlar Hitlere güvenemez oldular çünkü Hitler, Polonya karşıtı Ukrayna ile işbirliği içindelerdi. İngilizlerde bunun farkındaydılar. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa 31 martta Polonyanın topraklarını koruyacaklarını ilan etmişlerdi. Diğer taraftan, İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain ve Dışişleri Bakanı Lord Halifax Hitler'le Danzig konusunda bir anlaşmaya varma umudu taşıyorlardı ve Hitler de aynı beklenti içindeydi. Chamberlain ve destekçileri savaşın önlenebileceğine inanıyorlardı ve Almanyanın, Polonyanın geri kalanını rahat bırakacağını umuyorlardı. Gerilim artarken bu sırada Almanya daha saldırgan bir diplomasi izlemeye başladı.  28 Nisan 1939'da Almanya, 1934 tarihli Almanya-Polonya Saldırmazlık Paktından ve 1935 tarihinde imzaladığı Londra Deniz Antlaşmasından tek taraflı olarak çekildi. Bu arada Danzig ve Koridor üzerine yapıla görüşmeler sekteye uğradı ve aylar boyunca Almanya ve Polonya arasında diplomatik ilişki kurulmadı. Bu dönemde Almanlar, İngiltere ve Fransa ile Sovyetler arasında Almanyaya karşı ittifak kurma çabalarının sonuçsuz kaldığını ve Sovyetlerin Almanyayla Polonyaya karşı bir ittifak yapma peşinde olduklarını öğrendiler. Hitler ise zaten Polonya sorununa olası bir askeri çözüm için "beyaz dosya" emirler yayınlamıştı.

28 Temmuzda ise Almanya-Sovyetler saldırmazlık antlaşması ile Almanya, Polonyaya karşı saldırıyı Sovyetler müdahalesini kaldırınca savaş kaçınılmaz oldu. Üstelik Sovyetler, Polonya yüzünden İngiltere ve Fransanın Almanyaya savaş açması durumunda Almanyaya yardım etmesi durumunda kabul etti. Polonyanın batı 1/3'lük kısmının Almanyaya, doğu 2/3'lük kısmının Sovyetlere katılması konusunda uzlaşmaya vardılar. Alman saldırısı saat 4 ve 26 Ağustos olarak ayarlanmıştı. Fakat  25 Ağustosta Fransa-Polonya Askeri İttifakını desteklemek üzere İngiltere-Polonya Ortak Savunma Antlaşması imzalandı. İngiltere, Polonya'nın savunmasında aktif rol oynayacağını ve Polonya'nın bağımsızlığını koruyacağını ilan etmiş oluyordu. Bu nedenle Hitler geri adım attı ve tam başlamak üzereyken saldırıyı 1 Eylül'e erteledi. Ancak bir istisna vardı: 25/26 Ağustos gecesi, işgalin ertelendiğinden haberi olmayan bir grup Alman sabotajcısı Silesya'daki Mosty tren istasyonu ile Jablunkov Geçidine saldırı düzenledi. 26 Ağustos sabahı bu grup Polonya birliklerince püskürtüldü. Almanya olayı "delirmiş bir kişinin" yol açtığı bir vaka olarak tanımladı. 26 Ağustosta Hitler, İngiltere ve Fransayı yaklaşmakta olan çatışmaya karışmaktan vazgeçmeleri konusunda ikna etmeye çalıştı ve hatta, gelecekte Wehrmacht'ın İngiliz impartorluğunun kullanımına sunulabileceği sözünü verdi. Görüşmeler Hitleri, Batılı Müttefiklerin Almanyaya savaş ilan etmesinin çok zayıf bir ihtimal olduğuna, böyle bir şey olsa bile Polonyanın işgali bittikten sonra Almanya lehine bir anlaşmaya varılabileceğine ikna etti. Bu arada, yüksek irtifa keşif uçuşlarının sayısının artması ve sınır boyunca görülen askeri hareketlilik savaşın artık çok yakın olduğunu gösteriyordu.



29 Ağustos gecesi, İngilizlerin talebi üzerine Almanlar yeni bir teklif ilettiler. Yeni talepte Almanlar sadece Danzig'in iadesini değil, Danzig Koridorunu (Hitler daha önce böyle bir talepte bulunmamıştı) ve Polonya'daki Alman azınlığın hamiliğini de istiyorlardı. Müzakerelere yeniden başlamaya istekli olduklarını, ancak antlaşma imzalama yetkisi olan bir Polonyalı temsilcinin en geç ertesi gün Berlin'e gelmesi gerektiğini ifade ediyorlardı. 30 Ağustos'ta Polonya Donanması muhrip filosunu olası bir Alman saldırısından korumak için İngiltere'ye yolladı. Aynı gün Polonya Mareşali Edward Rydz-Śmigły seferberlik ilan etti. Ancak, Alman birliklerinin Polonya sınırında yığıldığını göremeyen ve hala diplomatik bir çözüm bulunabileceği umudunu taşıyan Fransa, emri iptal etmesi yönünde baskı yaptı. 31 Ağustos gecesi Alman ajanlarınca Gleiwitz Vakası tertip edildi. Aynı gece Hitler, ertesi gün saat 04:45'te Polonya saldırısının başlaması emrini verdi. Fransa'nın müdahalesi yüzünden Polonya ordusunun sadece %70'i seferber olabilmişti ve birçok birlik hala cepheye hareket halindeydi.

Savaş uçakları harekatta önemli rol oynadılar. Bombardıman uçaklarının şehirleri de bombalaması sonucu çok sayıda sivil kayıpları oldu. Luftwaffe, 1.180 avcı uçağı, 290 Ju 87 Stuka pike bombardıman uçağı, 1.100 konvansiyonel bombardıman uçağı (çoğunlukla Heinkel He 111ler ve Dornier Do 17ler) ile 550 nakliye ve 350 keşif uçağına sahipti. Toplamda Almanya, çoğu modern yaklaşık 4.000 uçağa sahipti. Bu saldırya 2.315 uçaklık bir kuvvet ayırıldı. İspanya İç Savaşı'ndaki tecrübeleri nedeniyle Luftwaffe, muhtemelen 1939'da dünyanın en tecrübeli, en iyi eğitimli ve en iyi donanımlı hava kuvvetiydi. Sonuç olarak Alman uçakları nitelik ve nicelik bakımından üstünlüğe sahiptiler. Polonya'nın sadece 600 uçağı mevcuttu ve bunlardan sadece 37 adet PZL.37 Łoś bombardıman uçakları modern ve Almanlarınkiyle kıyaslanabilirdi. Polonya Hava Kuvvetleri yaklaşık olarak 185 adet PZL P.11 ve 95 adet PZL P.7 avcı uçağı, 175 adet PZL.23 Karaś B, 35 Karaś A uçağına sahipti ve 100'ün üzerinde PZL.37 Łoś Eylül ayı itibariyle üretimdeydi. Ancak savaş başladığında bunların sadece %70'i seferber olmuştu. Polonya'nın hava kuvvetlerini genişletme stratejisi güçlü bir bombardıman filosu oluşturmak üzerineydi. Polonya avcı uçakları Almanlarınkinden bir nesil daha eskiydi. Öyleki, 1930ların başında üretilen PZL P.11 avcı uçakları saatte 365 km azami hıza sahipti, ki bu, Alman bombardıman uçaklarından bile yavaş demekti. Pilotlar bunu telafi etmek için yüksek manevra kabiliyetine ve dalış hızına güveniyorlardı.

Alman planları Genelkurmay Başkanı General Franz Halder tarafından hazırlanmış, harekatın başkomutanı General Walther von Brauchitsch tarafından uygulanmıştır. Savaş ilanı olmadan saldırının başlamasını ve düşman birliklerinin geniş çaplı çembere alınarak yok edilmesini öngörüyordu. Henüz tam olarak mekanize hale gelmemiş de olsa hızlı hareket edebilen top ve ikmal desteğine sahip piyade birlikleri, tanklar ve bindirilmiş kıtalar eşliğinde cephenin belirli bölümlerine saldırarak yarma harekatı yapacak, düşman birliklerinin ikmal ve iletişim yollarını keserek çembere alacak ve yok edecekti. Heinz Guderian da dahil bazı generallerce benimsenmiş olan savaş öncesinin "zırhlı teorisi" (Amerikalı bir gazeteci tarafından 1939'da Blitzkrieg olarak adlandırılmıştı), tank tümenlerinin cepheyi delerek düşman hatlarının çok gerisine kadar ilerlemesini öngörüyordu, ancak Polonya'da savaş daha çok klasik yöntemlerle ilerledi. Bunun nedeni, Alman yüksek komutasının muhafazakar tutumu ve tankları ve mekanize birlikleri hala normal piyade birliklerine destek olarak görmeleriydi.



Polonya'nın arazi yapısı, hava şartları elverdiği sürece, mobil operasyonlara çok uygundu. Ülkede, büyük cephe genişliğine izin veren geniş ovalar mevcuttu ve Polonya'nın, Almanya ile sınırı (Doğu Prusya da dahil) 2.000 kilometreden fazlaydı. Münih Antlaşmasıyla Südetlerin Almanya'ya verilmesi, sonrasında Almanya'nın Bohemya ve Moravya'yı işgali ve Slovak kukla devletinin kurulmasıyla bu sınır daha da genişledi ve Polonya'nın güney kanadı da tehlikeye açık hale geldi.

Olası bir işgal durumunda yardıma geleceği sözü veren İngiliz hükümetine güvenen Polonya hükümeti, ordusunu Alman sınırına yerleştirerek savunma yapma kararlılığındaydı (Batı Planı). Polonya'nın değerli doğal kaynaklarının, endüstrisinin ve nüfusunun çoğu batıda, Doğu Yukarı Silesya olarak bilinen bölgede bulunuyordu. Polonya'nın politikası bu bölgenin korunması üzerine kurulmuştu, çünkü eğer Almanya'nın hak iddia ettiği bu bölgeden çekilirse Münih Antlaşması'nda olduğu gibi İngiltere ve Fransa'nın Almanya ile ayrı bir barış antlaşması yapacaklarından korkuyorlardı. Müttefiklerinden hiçbirinin Polonya'nın toprak bütünlüğünü özellikle garanti aldıklarını belirtmemiş olmaları Polonyalıların endişe kaynağıydı. Bu nedenle Polonya, Fransızların savunma hatlarını Vistula ve San Nehirlerinin gerisine kurma önerilerini, generallerinden bazıları da desteklemesine rağmen geri çevirdi. Batı Planı, Polonya ordusunun ülkenin içlerine doğru geri çekilmesine izin veriyordu ancak bu, önceden hazırlanmış savunma hatlarına yavaş bir çekilmeyi öngörüyordu ve amacı da esasen seferberliğin tamamlanması ve Batılı Müttefiklerin desteğiyle bir karşı saldırı planlanması için zaman kazanma amacını güdüyordu. İngiliz ve Fransızlar, Polonya'nın 2 ila 3 ay kendisini savunabileceğini düşünürken Polonyalılar, en azından 6 ay savunabileceklerini tahmin ediyorlardı. Polonya'nın tahmini, Müttefiklerin derhal savaş ilan ederek kendi taarruzlarını başlatacakları varsayımına dayanıyordu. Dahası, İngilizler ve Fransızlar savaşın tıpkı 1.Dünya Savaşı gibi çabucak bir siper savaşına dönüşmesini bekliyorlardı. Polonya hükümeti bu stratejiden haberdar edilmemişlerdi ve bu yüzden savunmalarını Müttefiklerin kuracağı baskıya göre şekillendirmişlerdi. Polonya kuvvetleri Polonya-Almanya sınırı boyunca ince bir hat üzerinde yerleşmişti ve dezavantajlı bir arazide yoğun ve iyi savunma hatlarından yoksundular. Bu strateji aynı zamanda ikmal hatlarını da korumasız bırakıyordu. Polonya kuvvetlerinin yaklaşık üçte biri Danzig Koridoru ve etrafında yoğunlaşmıştı ve bu nedenle Doğu Prusya ve Almanya'dan başlatılabilecek bir kıskaç harekatıyla çembere alınma tehlikesi altındaydı. Diğer bir üçte birlik kısım ülkenin kuzey-orta bölümünde, Łódź ve Varşova arasında konuşlanmıştı. Polonyalıların ileri cephede yoğunlaşmaları, oyalayarak geri çekilme ihtimallerini yok ediyordu, zira bir miktar mekanize birliğe sahip Alman ordusuna kıyasla yaya Polonya ordusu çok yavaş ilerleyebiliyordu ve daha gerideki savunma pozisyonlarına düşmandan önce varmaları mümkün değildi. Her ne kadar Polonya askeri açıdan çatışmaya hazırlanıyor olsa da, sivil halk tamamen hazırlıksızdı. Savaş öncesi Polonya propagandası herhangi bir Alman işgalinin kolayca bertaraf edilebileceğini iddia ediyordu. Buna bağlı olarak, Polonya birliklerinin aldığı yenilgiler, hiçbir hazırlığı olmayan Polonyalı sivilleri gafil avladı. Böyle bir felakete hazır olmayan siviller panikleyip doğuya doğru göç etmeye başlayınca kaos daha da yayıldı, askerlerin morali iyice çöktü ve yolları tıkayarak birliklerin hareketini daha da yavaşlattı.



Savaşta her ülkenin ordu sayı verileri;

Sovyetler, Almanya ve Slovakya;
2.350.000 Asker.

Polonya;
950.000

Kayıp verileri;

Polonya, 133.700 yaralı, 694.000 esir, 66.000 ölü.
Slovakya, 18 ölü, 46 yaralı, 11 kayıp.
Sovyetler, 1.125 yaralı, 737 ölü.
Almanya, 27,280 yaralı, 16.343 ölü.

4
Oyun Rehberleri ve İncelemeleri / [İnceleme] Watch Dogs
« : 07 Eylül 2014, 18:14:59 »


Oyun Adı: Watch Dogs Oyun Türü: AksiyonPlatform: PC, PS3, PS4, XBOX 360, XBOX One, Wii U Yapımcı: Ubisoft Çıkış Tarihi: 27 Mayıs 2014



Watch Dogs, insanlar bu oyunu çok kötüledi, hakaret etti kimisi GTA bundan daha iyi dedi. Fakat sanıldığı gibi bir oyun değil. Watch Dogs'un asıl ama hack yani hack ile gerek trafik ışıklarını değiştirebilir, sizi bir polis aracı kovalıyor ise tek tuşla kaza yapmasını sağlayabilir ve birini kovalıyorsanız tek tuş ile hackleyip yakalayabilirsiniz. Biraz saçma olabilir belki bu son söylediğim özellik ama oyun Amerika/Chicago da geçiyor ve teknoloji çok fazla ilerlediği için herşeyi hack yöntemi ile rahatlıkla hallediyoruz. GTA'dan tek farkıda bu zaten oyunun genelde bu tarz oynuyorsunuz.



Watch Dogs, en iyi sistem isteyen oyunlardan bir tanesi gerek efektler, araç ve şehrin kalitesi, atmosferisi çok iyi. Oyunu en üst seviyede oynamak istiyorsanız ben size şöyle bir sistem önerebilirim. Ekran kartınız Nvidia ve GTX serisinden olursa iyi performans alırsınız ama ekran kartınız 2 GB veya üstü GTX750 veya Titan olursa iyi olur. RAM ise 16 GB veya 8 GB en iyisinden ayarlamanız gerekiyor. İşlemci ve anakart konusuna girmiyorum bilirsiniz ki onlar en iyi olması gerek oyunlar için. AMD için birşey diyemiyeceğim fakat tek diyeceğim şu, AMD çok fazla performans harcar bunun için çok daha güçlü bir PC'ye sahip olmanız gerekecek. Ki AMD'nin bozulma riski bile var.. Bu yüzden ben size Nvidia'yı öneriyorum çünkü en dayanıklısı Nvidiadır performansıda iyidir. Neyse ekran konusundan biraz bahsediğim. Diğer oyunlarda var mıdır bilmiyorum ancak bu oyunu en fazla 3840x2160 boyutunda bir ekranınız varsa rahatlıkla oynayabilir siniz.



Peki, PC ile konsol arasında ki fark nedir? Birincisi, konsolda bu oyunu oynayanlar öldükdükleri adamların cesetlerini belli bir süre sonra kaybolduklarını görecekler ayrıca bazı objelerde birden yok oluveriyor. Fakat PC de böyle birşey mümkün değil. Cesetler hep aynı yerde kalıyor ve objeler kaybolmuyor. Bu arada unutlmuş kısımlarda her oyunda olduğu gibi bu oyundada mevcut her seferinde yaptığımız gibi bir patch ile bu sorunu halledeğiz. Bir de oyunları konsol da oynamak normalde zordur fakat bu oyun konsol da daha da zor olacak. PC için ise daha kolay diyebilirim.



Watch Dogs oynanılır mı diyenler için tabi ki de oynanır diyorum. Özellikle sistemi iyi olanlar oynarsa daha iyi olacak. Oyunun aksiyonunu neredeyse hiçbir oyunda bulamayacaksınız. Bol bol hacklemek istiyorsanız aksiyonlara atılmak istiyorsanız Watch Dogs alınır keyfe bakılır. GTA 5 ve 4 bunu da geçtim SA daha iyi bu oyundan diyorsanız öncelikle oyunu bir deneyin, kendinizi oyuna verin hikayesini anlayın daha sonra fikriniz değişecektir.  ;)

5
1947 ve Günümüz / Nasyonal Bolşevik Parti
« : 07 Eylül 2014, 02:20:44 »


NBP, 1992 partinin genel başkanı Eduard Limonov ve Aleksadr Dugin tarafından Moskova'da kurulmuştur. Parti " sosyal faşist " görüşlüdür. 2007 de ise parti kapatıldı. Partinin kapatılmasına 3 yıl kala " Öteki Rusya Koalisyonu " ismiyle Kasparov ile birlikte Kremlin’e karşı  hareket eden parti’nin lideri Edvard Limonov, 10 Temmuz’da yapılan kongrede "Öteki Rusya Muhalefet Partisi" olarak deklare etti. Kongrede programa göre parti; Rusyanın devlet bürokrasisinin tasfiyesi, kararlı demokratizasyonu, hükümet kademelerindeki politik değişikliklerin olumlu yer alması ve ülkenin siyasi ruhunun yeniden canlandırılması için çalışacaklardı. Rusyanın yasalarına göre partinin 2011 parlamento seçimlerine katılabilmesi için 45 bin üyesi olması gerekiyordu ki bu imkansızdı.

Ulusal Bolşevik Parti ve Nasyonal Bolşevik Parti'nin kurucusu Euard ve Aleksadr'dır. En ilginç tarafı ise partinin Putine hakaretler etmesi onu istememeleri. Ama biri batı yani Amerika sevdalısı diğeri ise ABD düşmanı. Bu saçmalık görülse görülse başka hangi ülkede olabilir ki? Neyse bunların ortak amaçları " En büyük cephe ve ne olursan ol, gel. " kelimesini kullanırlar. Ulusal Bolşevik Partinin bayrağı orak-çekiçten oluşuyor. Aynı şekilde Nasyonal Bolşevik Partinin bayrağıda orak ve çekiçtenden oluşuyor.

Partinin genel başkanı Eduard Limonov.





6
Genel Sohbet / Öbür Dünyayla Konuşan Doktor
« : 07 Eylül 2014, 00:40:29 »

Anlatacağım olay bundan yaklaşık elli yıl önce Roma'da geçti. R.V. adında bir İtalyan doktor, yorucu bir günden sonra, oyalanarak dinlenmeye çalışıyordu. İtalya ve dünyanın başka yerleriyle telsizle konuşmalar yapıyordu. Cihazı, başka bir amatör ile bağlantı kurar kurma doktor, "Sizinle görüşmek istiyorum." diyor ve vericisini ayarlıyordu. Böylece, Roma ile Paris, Padua veya Johannesburg arasında görüşme başlıyordu. O gece, saat gece yarısını geçmişti. Romalı amatör, o gece de diğer birçok amatörle görüşmeler yaptıktan sonra, yatmaya gitmek üzere tam bağlantıyı kesmeye çalışıyordu ki, 28 megasikl frekans üzerinden çağrıldığını duydu.
Doktor, sesi tanımakta gecikmedi. Bu, yıllardan beri haberleştiği Venetie'li bir amatöre aitti. Nitekim, zaten o da kendini tanıttı.

Doktor, kulaklarına inanamıyordu. Zira o gece, 10 m. dalga uzunluğunun karşılığı olan 28 megasikl üzerinde alıcı "tıkalı" durumdaydı. Yani, manyetik bir fırtına sebebiyle, dinlemeyi imkansız kılacak derecede karışmıştı. Üstelik, alış kuvveti sinyalizatörü (teknik terimi F-metre), 9 artı 40 desibeli gösteriyordu ki bu, 10 m. dalga uzunluğu üzerinde olmak, dolayısıyla ancak oldukça yakın istasyonlardan gelebilirdi. Halbuki Venetie'li amatör, hep 40 m. dalga uzunluğunun karşılığı olan 7 megasikl'i kullanırdı.

Doktor, karşı tarafa bunu söyledi; fakat "ses", söyleneni duymazlıktan geldi. Bunun üzerine teybinin çalışıp çalışmadığını kontrol eden Romalı amatör, konuşmaya girişti. Yirmi dakika süreyle radyo amatörlerine özgü teknik konular üzerine tartıştılar. Sonunda da birbirlerine ertesi akşam için randevu verdiler. Doktor R.V., her zaman yaptığı gibi konuşmanın ayrıntılarını defterine kaydetti ve tarihi de yazdı: 3 Mart 1951.

Ertesi akşam, telsiz cihazına yaklaşmaya fırsat bile bulamadı. Bundan sonraki birkaç akşam da öyle. Sevgili telsizine ancak üç hafta sonra dönebildi. Bir yandan cihazın düğmelerini kurcalarken, bir yandan da İtalya Radyo Amatörleri Derneği'nin çıkardığı derginin son sayısını karıştırıyordu. 133. sayfaya gelince, birdenbire ürperdi. Siyah çerçeveli bir paragrafta, tanınmış radyo amatörü olan bay F.C.'nin uzun bir hastalıktan sonra, 29 Ocak 1951'de Padua'da vefat ettiği bildiriliyordu.

Demek ki doktorun, yüzünü hiç görmediği; fakat sesini gayet iyi tanıdığı amatör dostu, dergiye bakılırsa, esrârengiz görüşmeden bir ay önce bu dünyadan göçmüştü. Gözlerine inanamayan doktor, defterindeki tarihe bir daha baktı, sonra konuşmayı kaydettiği teybi işletti. Hayır, hiç bir şüpheye yer yoktu; ses, cümle yapıları, telaffuz... Venetie'li amatörünkilerdi.

Saat, o sırada gece yarısını biraz geçiyordu. Doktor, bir yandan aynı olayın tekrarından korka korka, sırf merak yüzünden alıcısını işletti. Birkaç saniye sonra, iğne 9 artı 40'in üzerine sıçradı ve durdu. Aynı anda doktor, gayet iyi tanıdığı sesi duydu. F-metre, gayet yakındaki bir vericiyi işaret ediyordu. Öte yandan normal olarak yeşil renkte olan radyo lambası, kondansatörün aşırı şarj olduğunu gösteren morumsu bir renge dönmüştü. Doktor, dinlediğini bildirdikten sonra, konuşmaya başladı. Doktor, esrarın aydınlanması için birkaç soru sormayı istemekle beraber, heyecanından bir şey diyemedi. Karşısındaki, aklından geçenleri sezmiş gibi, çok berrak bir sesle, onu teskin etmeye çalıştı:

"Olanlara şaşma!" dedi. "Birgün sana her şeyi açıklarım. Elindeki dergiyi kapa ve onu unut. Ben, sadece seninle konuşmak istiyorum..."

Doktor R.V,. türlü tehlikeli durumlar karşısında soğukkanlılığını kaybetmemiş bir insandı; fakat öbür dünyadan gelen ses, onu korkuttu. Hızla cereyanı kesti ve sabaha kadar gözünü kırpmayacağı yatak odasına çekildi.

Her şeye rağmen emin olmak için de, ilk fırsatta Venetie'ye giderek, dostunun dul karısını buldu ve ona, konuşmaları kaydettiği bantları dinletti. Kadın, kocasının sesini hemen tanıdı.

Doktorun, insana inanılmayacak gibi gelen bu macerasını anlattığı bir gazeteci, ona korkunç denemeyi tekrar edip etmediğini sormuştu.

Doktor, "1951'in o Mart sonu akşamından beri, hayır." diye karşılık verdi.

"Bir deneseniz, ilginç olmaz mı?"

Böylece o tarihten on bir yıl sonra, Dr. V., gece yarısını az gece, yine vericisini çalıştırdı. Hemen sonra, hoparlörden dostunun sesi çok net olarak yükseldi:

"Neyse, yine buluşabildik. Konuşmayalı o kadar çok zaman oldu ki..."

Dr. V. bu sözleri duyunca, on bir yıl önceki paniğe aynen kapıldı ve hızla makineyi kapattı.

O zamandan beri, geceleri saat gece yarısına yaklaşırken, telsiz konuşmalarını bitirmeyi ihmal etmiyor. Bazı ispritizmacılara sorarsanız, Dr. V.'nin bir cihazın hoparlörü yoluyla ruhların sesini duyurtan fevkalade hassas bir medyum olduğunu söyleyeceklerdir..


7
Genel Sohbet / Ölü Vadinin Yürüyen Taşları
« : 07 Eylül 2014, 00:24:48 »

320 kg. ağırlığında bir kaya parçası, kendi kendine 200 metre “yürüyebilir” mi? Üstelik, hareket ettiğinin bir kanıtı olarak da ardında derince bir iz bırakarak?.. ABD'nin Kaliforniya ve Nevada eyaletlerinin sınırında yer alan Ölü Vadi düzlüklerinden biri, dünyanın en gizemli doğa olaylarından birine ev sahipliği yapıyor.
Racetrack Playa adı verilen eski bir göl yatağındaki kimi kaya parçaları, görünürde “kendi kendine” hareket ediyor. Yaklaşık 2 km. genişliğinde ve 5 km. uzunluğunda olan ve denizden 200 metre yükseklikteki Racetrack Playa, kuru, sert ve çatlamış bir zeminden oluşuyor. Yöreye gelen turistlerin gözüne ilk çarpan şey, çevreye rasgele yayılmış küçük kaya parçaları ve arkalarında bıraktıkları gizemli izler.

İlk bakışta hiç kımıldamadan duruyormuş gibi görünen kaya parçaları, yaklaşık yarim yüzyıldır jeologları ciddi biçimde meşgul ediyor. Yürüyen kayalar ile ilk kez 1955'te ABD'li jeolog George M. Stanley ilgilendi. Stanley'in varsayımına göre kayaların hareket etmesinin nedeni buz ve rüzgardı. Soğuk havalarda bir grup kaya parçasının çevresinde buz tabakası oluşuyor. Rüzgar estikçe buz tabakası çevreden kopuyor, böylece tıpkı bir yelkenlinin su yüzeyinde süzülmesi gibi, kayalar buz tabakasıyla birlikte kayıyorlardı. Bu yaklaşım uzun yıllar doğru olarak kabul edildi. Ancak bu teori özellikle küçük taslar için geçerliydi. Kimileri 320 kg. ağırlığındaki kayaların “yürümesi”ni açıklayamıyordu.

1960'larda Racetrack Playa'nın ünü dünyaya yayıldı. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü Jeoloji Bölümü'nden Dr. Robert P. Sharp 1969'da yöreye gelerek yedi yıl sürecek incelemelerine başladı.


Dr. Sharp, 30 tas seçti ve bunları işaretledi. En büyüğü 450 kg. ağırlığında olan tasların her birine bir ad verdi. tasların kapladığı zeminin belirli yerlerine özel çiviler çakarak gelişmeleri izlemeye başladı. Yedi yılın sonunda, 30 taştan 28'inin hareket ettiğini belirledi. tasların arkalarında bıraktıkları izlerin en uzunu 201 metre ile, Dr. Sharp'ın "Fancy” adını verdiği 250 kg. ağırlığındaki bir taşa aitti.

Taslar kuzey–kuzeydoğu yönünde hareket ediyordu. Dr. Sharp, doğu ya da güneydoğu yönünde kimi sapmalar da gözlemlemişti. İzler ise, düzlüğün kurumuş ve çatlamış sert zemini kadar serttiler. Demek ki, kayalar düzlüğün kati ya da donmuş olduğu bir anda değil yumuşak olduğu bir sırada hareket ediyorlardı.

Dr. Sharp, kayaların hareketinde, yağmurun da en az rüzgar kadar önemli bir etken olduğu sonucuna varmıştı. Amerikan Jeoloji Derneği'nin yayın organı "bulletin”de yayımlanan makalesinde durumu söyle dile getirmişti: "Olayın tüm gizemi, yağmur ve rüzgarın en uygun zamanda birlikte oynadıkları oyundadır."


"Yağmurla rüzgarın oyunu" teorisi de uzun yıllar kabul gördü. Ne var ki, 1990'larin başında yapılan yeni gözlemler kayaların hiçbir biçimde rüzgar etkisiyle hareket etmediğini ortaya koydu. Massachusetts Amherst College'den John Reid ve arkadaşlarının Racetrack Playa'da 5 cm. yüksekliğinde kar suyu biriktiğinde ve buzlanma olduğunda, bir insanin, bu zeminde kaymadan yürümesinin oldukça zor olduğunu ama is kayaların “yürümesi”ne gelince bununda olanaksız olduğu gözlemlediler. 25 kg. ağırlığındaki bir kayayı buz üzerinde bir milim bile kıpırdatmak mümkün olmuyordu. Çünkü kayalar dolomit kökenli kireç taşındandı, Yüzeyleri ise çok pürüzlüydü. Sürtünme katsayıları 0.8, bir ayakkabınınki ise 0.1 idi. Bu da kayaların buz üzerinde rüzgarın etkisiyle kayması yaklaşımını tümüyle ortadan kaldırıyordu.

Reid ve arkadaşlarının teorisi ise, kayaların altında biriken buzların, birkaç santimetre derinliğindeki suda “yüzmeleri” yönünde. Bu yaklaşım, meteorolojik verilerle de uyum içerisinde. Reid, kayaları hareket halinde saptamak için kisin orada aylarca yasamak ve yeterli araç gereç için de yaklaşık 1 milyon dolarlık bir yatırım gerektiğini belirtiyor. Ancak aşırı soğuk, rüzgar ve nem, yörede yaşamı olanaksız kılıyor ve hiç kimse böyle bir ise kalkışamıyor.

Bugüne dek hiç kimse bu kayaları “yürürken” görmedi.

8


Babil'in Şaşırtıcı Pili ve Gümüş Kaplama Çömlekleri

1938 Yılında Avusturyalı Arkeolog Dr. Wilhelm Konig, bir müze oluşturmaya çalışıyor ve durmaksızın kazı yapıyordu. Kazı sırasında, 15 cm yüksekliğinde parlak sarı renkte kilden yapılmış 2000 yıllık bir çömlek buldu; çömleğin içinde bakır levhadan yapılmış, 3.81 cm. çapında ve 5 cm. yüksekliğinde bir silindir vardı.

Silindirin kenarları, 60/40 oranında kurşun / kalay alaşımıyla kaplanmıştı ve bu oran, günümüzde kullanılan en iyi orandı. Tepesinde şapka gibi duran katlanmış ve bakırın içine gömülmüş mühre benzer zift ya da asfalt bir parça veya katman görülüyordu. Bu katmanın içinden çıkan bir demir çubuk, bakır silindirin içine doğru asılı duruyordu. Daha ilk bakışta demir çubuğun paslanmış olduğu, yani asitlendiği anlaşılıyordu. Bir mekanik uzmanı olmayan Dr. Konig, bu garip cisme önce uzun uzun baktı; ama fazla düşünmesine ve uzman olmasına hiç gerek yoktu. Çünkü kil çömlek, antik pilden başka bir şey olamazdı.

Bu pil, şu anda Bağdat Müzesi'ndedir ve resmi tarihlemesi ise M.Ö. 248 ile M.S. 226 arasındaki Part / Pers işgâlidir. Yani o dönemden kaldığı bilimsel olarak kabul edilmiştir. Dr. Konig, bu garip çömleğin dışında yine şu anda aynı müzede bulunan gümüş kaplı başka bakır çömlekler de bulmuştu. Tüm çömleklerin bulunduğu yer, Güney Irak'taki Sümer kazılarıydı ve bu alanın arkeolojik tarihi, M.Ö. 2500 olarak belirlenmişti. Fakat tutucu müzeciler, inatla kendi bildikleri tarihi çömleklerin yanına yazmaktan geri kalmadılar.

Bugün, özellikle gümüş kaplı çömleklere baktığınızda, yüzeydeki parlak mavimsi rengi görebilirsiniz; bu renk gümüşün elektro kaplama yöntemiyle bakıra kaplanması halinde ortaya çıkan karakteristik renktir. Bir an için müzecilerin haklı olduklarını kabul edelim; öyleyse Persler, bildiğimiz en eski uygarlık olan Ortadoğu uygarlığının dışında ve ötesindeydiler çünkü pil kullanıyorlar ve elektro kaplama yapabiliyorlardı. Ya da Sümerler bunu yapıyordu; yapan veya sahibi kim olursa olsun; sormamız gerekmiyor mu?

Biz neden pil yapmayı ve elektrolizi 4000 yıl sonra hatırladık? Ya diğer unuttuklarımız?





Dendera'daki Elektron Tüpleri

Mısır'da Dendera'da bulunan geç ptolemik dönemden kalma Hathor tapınağı'nın farklı yerlerinde Eski Mısır uzmanlarının bir türlü geleneksel dinsel-mit terimiyle açıklayamadıkları garip duvar resimleri vardır ama elektrik mühendisleri için bu resimleri hemen tanımlamak çok kolaydır.

17 no'lu geçitteki üst panelde, Mısırlı rahiplerin ellerinde boyu eninden fazla olan tüpler görülmektedir, rahipler ne olduğu anlaşılamayan bir uğraş içindedirler ve her tüpün içinde, tüp uzunluğunda bir yılan bulunmaktadır.

İsveçli mühendis Henry Kjellson, "Forvunen Teknik/Kayıp Teknoloji" adlı kitabında, hiyerogliflerin bu yılanları parlayan ve ışık saçan olarak tanımladıklarını yazarken, tanımın bir tür elektrik akınını kastettiğine inanmaktadır.

Yine aynı sahnede, sağda üst köşede bir Mısır Tanrısı olan Atum-Ra oturmaktadır ve ellerinde enerji kaynağına benzer bir kutu tutmaktadır. Kutunun saç örgüsüne benzer bir uzantıya veya kabloya bağlı olmasını elektromanyetik mühendisi Alfred D. Bielek, bir mühendislik çiziminin kopya edilmesi olarak yorumlanmakta ve bugünün elektrik kablolarının yönlendirilmesi bu şekilde gösterildiğini söylemektedir. Kablo kutudan çıkıp, resmin tabanına kadar uzanmakta ve uçları tüp cismin dibinde kaybolmaktadır.

Resimlerdeki cisimlerin her biri bir sütun üzerinde durmaktadır ve Bielek'e göre bu sütunlar birer yüksek voltaj kaynağıdır. Tüp cisimler TV resim tüplerine de benziyorlar, elektronik teknisyeni N. Zecharius, cisimleri Crookes veya elektron tüplerine benzetmiştir ama bunlar modern TV tüplerinin çok ötesindedirler.

Ne yazık ki, daha üst geçit'te bulunan resimler harap olmuştur ama içerde Kutsal Bölmede bulunan bir papirüs çok iyi durumda bulunmuştur ama buna bakıldığında garip tüplerin gizemi daha da artmaktadır. Yazmada sadece çalışır durumda olan tüpler değil, amaçları da görülmektedir. Birçok örnekte, kadınların ve adamların tüplerin yanına oturmuş oldukları ve uzatmış oldukları ellerini veya avuçlarını doldurdukları resmedilmiştir yani bir şey almamaktadırlar.

Nedir o bir şey ve o insanlar ne tür bir enerjiden yararlanmaktadırlar? Dendera resimleri eşsizdir ve kesin olarak geçerli bilimsel mantıkla açıklanmaktadır ve eğer bu bir teknoloji ise, bizim teknolojimizin çok ötesindedir.




Ashoka Sütunu Bilmecesi

Antik bir metalürji harikası arıyorsak, Hindistan'a Delhi'ye gitmemiz yeterlidir. Çünkü Ashoka Sütunu oradadır; boyu 23 m. çapı 40 cm., ağırlığı 6 tondur. İşlenmiş demir şaft olan sütunun, kaynakla birleştirilmiş disklerden yapıldığı belirlenmiştir.

Bir iddiaya göre, M.S. 413'te ölen Kral II. Chandra Grupta'nın mezar taşıdır. Böyle olsa dâhi, sütunun 1500 yıldan beri aynen kaldığı ve hiç bozulmadığı gerçeği değişmeyecektir. Sütunun yüzeyi yumuşak ve pirinçle kaplı izlenimini vermektedir, hava koşullarından etkilendiğini gösteren birkaç iz bu kaplama yüzeyde görülebilir. 1600yıllık süreç içerisinde, Hint yağmur ormanlarına, muson ikliminde, sert rüzgarların ve yüksek nemli ısının altında eşdeğer bir demir kütlesinin paslanıp, çürümemesini düşünmek ancak bir hayaldir.

Demir yapımı ve paslanmaya karşı korunma teknikleri bilindiği kadarıyla ancak 5. yüzyıldan sonra geliştirilmeye başlanmıştır ama bu bilgi Ashoka Sütunu'nda geçerli değildir.

Bu garip sütunu yapan gizemli metalürjistler kimlerdir ve onların uygarlıklarına ne oldu?

Ve neden onlardan kalan başka bir ize ulaşamıyoruz ?

Yoksa, geçmişin tarihini yazarken, atalarımızı ilkel insanlar sanıyor ve saçmalıyor muyuz.




Antikyhera'da Bulunan Yıldız Hesap Makinesi

1900 Yılında Paskalya'dan birkaç gün önce, Yunanlı bir grup sünger avcısı, Antikyhera adlı küçük bir adanın yakınında su altına dalış yaparken, antik bir geminin kalıntılarına rastladılar.

Kalıntıların arasında M.Ö. 50 yılından kalma bronz ve mermer heykeller vardı, dalgıçlar bunları çıkarmaya çalışırken şekilsiz garip bir cisme rastladılar, bu cisim sonradan incelenmek üzere Atina Müzesine yollandı. Sonrası malum, cisim temizlendi ve çürümüş bronz ve tahta kalıntılarının arasında modern bir saatin dişli çarklarına benzeyen dişliler bulundu.

1958'de Dr. Derek J. de Solla Price, uzun bir çalışma sonucunda cismin bir taslağını yaptı, bu bir makineydi. Dişlilerin çalışması sonucunda Ay'ın ve Güneş'in hareketleri hesaplanabiliyordu.

Bir saat değildi ama bir tür hesap makinesiydi ama en önemlisi yıldızların geçmişteki ve gelecekteki konumlarını gösteriyordu. Büyük olasılıkla Antikyhera aygıtı, Eski Yunan'ın çok öncesinde yapılmıştı; gizem hala çözülmüş değil; aygıt müzede duruyor ve bir benzerine hala rastlanmadı.

Göksel Hesap Makinesini yapanların kimliğini şu ana kadar öğrenmiş değiliz. Kimdi onlar?





Eski Mısır'da Havacılık

1898 Yılında, Mısır'da Kuzey Sakkara'da, M.Ö. 200'den kalan Pa- di-Imen'in mezar kazılarında garip kanatları olan bir cisim bulundu. O yıllarda, daha henüz uçak ve uçuculuk kavramı gelişmemişti, olsa olsa bir kuş olabilirdi.

Cisim, Kahire Müzesine yollandı ve kataloglara alındıktan sonra diğer açıklanamayan eşyaların arasında yerini alarak tozlanmaya terk edildi. 70 yıl sonra Mısırılog ve arkeolog Dr. Halil Messiha, müzedeki kuş figürleri üzerinde çalışırken, Sakkara cismi ile karşılaştı, daha ilk bakışta cismin kuş olmadığına karar verdi, önünde modern bir uçak dizaynı duruyordu.

İşin ilginç yanı Dr. Messiha'nın, bir model uçak meraklısı olmasıydı, kısa bir çabadan sonra Mısır Kültür Bakanlığını bir araştırma yapılması için ikna etmeyi başardı. Cismin son derece hafif bir maddeden yapılmıştı, ağırlığı 14 gramdı,kanat açıklığı 17.78 cm.'ydi ve aerodinamiği mükemmeldi. Kanatlar modern bir makette olduğu gibi, özel olarak açılmış bir deliğe monte edilmişti ve arka kuyruğu tam anlamıyla modern bir uçağa benziyordu.

Yapılan tasarım sonucunda ortaya çıkan uçak modeli düşük hızlı bir yük uçağına benziyordu, hızı ancak saatte 45-65 mil olabilirdi ama tabii ki güç kaynağının ne olduğu bilinmiyordu.

Mükemmel bir planör olarak da düşünülebilirdi ama bu cisim 2000 yıllıktı ve planör olarak uçabilmesi için, bir jet uçağının çekişine ihtiyacı vardı. Messiha, Eski Mısırlıların günlük yaşamlarında her şeyin modelini yapmaya bayıldıklarını biliyordu; mezarların tapınakların gemilerin arabaların hizmetçilerin hayvanların ve hemen her şeyin küçük modellerini yapmışlardı.

Sonuç olarak bir uçak modeli bulunmuştu; Dr. Messiha, şimdi çok daha öte bir hayal kuruyor; acaba çöllerin kumlarının altında daha neler gizli? Ve Eski Mısırlılar uçuyor muydular?



İnkaların Jet Uçağı

1954 Yılında, Colombia Hükümeti, antik altın eserlerden oluşan bir koleksiyonu, ABD'ye sergilemeye gönderdi.

Amerika'nın önde gelen mücevher uzmanlarından Emmanuel Staubs, sipariş üzerine cisimlerin altı tanesinin röprodüksüyonlarını yapacaktı.

15 yıl sonra bunların bir tanesi analiz için biyolog-zoolog Ivan T. Sanderson'a verildi. Sanderson kısa bir çalışmadan sonra, bir grup danışmanı toplayarak vardığı sonucu açıkladı; bu model en azından bin yıllıktı ve yüksek hızda uçabilen bir uçak modelinden hatta bir jet başka bir şey değildi. Modelin uzunluğu 5cm.'di ve bir zincirin ucuna takılıp, kolye olarak kullanılmıştı.

Tahminen M.S 500-800 arasında, Sinu Bölgesi'ndeki İnka öncesi dönemden kalmaydı. Sanderson ve New York Aeronotik Enstitüsü'nden Dr. Arthur Poyslee, bu tür bir kanatlı hayvanın olmadığı sonucunda birleştiler, cisim biyolojik olmaktan öte mekanikti.

Örneğin ön kanatları delta şeklindeydi, kenarları çok belirgindi ve bir hayvana hiç benzemiyordu arama daha da ilginci bir dümen vardı. Bütün bunların ötesinde, cismin üzerinde Aramaik yani eski İbrani alfabesindeki " B " harfinin bulunması inanılmazdı yani cismin kökeni Colombia değil, Ortadoğu olmalıydı ama orada ne arıyordu?

Gerçekten bu bir uçak modeli mi ?

Harfin şekli bir rastlantımı?

Yoksa eski Ortadoğulular uçmanın sırrına sahip miydiler?



Atlantis'ten Gelen Kristal Kafatası

Kuşkusuz ki, en ünlü en gizemli kristal parçası 1927 yılında F.A. Mitchell Hedges tarafından eski İngiliz Honduras'ı şimdiki Belize'deki antik Maya kenti Lubaantum'da bulunan kafatasıdır. Kafatası tek parça berrak kuartzdır; yüksekliği 12.7 cm., eni 32 cm., genişliği 12.7 cm.'dir yani küçük bir insan kafatası büyüklüğündedir ve ayrıntıları mükemmeldir.

1970 yılında Frank Dorland tarafından Hewlett-Packard Laboratuarlarında yapılan testlerde kafatasının normal ötesi bir cisim olduğu sonucuna varılmıştır. Kafatasının normal ya da doğal kristal olduğu ve karakteristik olarak moleküler yapısına dokunulmadığı anlaşılmıştır ve bu oluşum modern kristalografide henüz denenmemiş ve bilinmemektedir.

Hiç bir metal kullanılmamıştır, Dorland herhangi bir ize rastlayamamıştır, üzerinde görülen bazı çizgiler kazı sırasında ve sonrasında oluşmuştur ve yine Dorland'a göre büyük olasılıkla kafatası elmas kesici kullanılarak şekillendirilmiş ve mükemmel bir perdahlama ve parlatma işlemi yapılmıştır.

Bir diğer ilginç saptama kafatasındaki su ve silikon - kristal kum izlerinin bulunmuş olmasıdır ve bu oluşum için gereken süre 300 yıldır. Sonuç olarak bütün bunlar bize inanılmaz bir başarıyı veya bilinmeyen bir tür kayıp teknolojinin kullanıldığını göstermektedir.

Modern bilim, kristal kafatasına uygun bir açıklama getiremiyor, insanoğlu Ay'daki dağlara tırmanabiliyor ama bu cismi açıklayamıyor.


Hewlet - Packard'dan bir kristalografın dediği gibi, bu kristal varolmamalıdır. Yüzlerde yıl öncesinin kuartz kristal ustaları acaba kimdi? Yoksa kafatasını, başka birilerimi düşürdü?



2000 Yıl Öncesi Kalp ve Beyin Nakli

Yine Peru'dayız; Ica'da; burada 20.000 taş tablet ve beysbol topuna benzer kaya parçası bulunmuştur, hepsi resimlerle süslenmiştir tüm kayaların sahibi amatör bir arkeolog ve jeolog olan Dr. Javier Cabrera Darquea'dır.

Kayalar gri andesit ve yarı kristalize sert granit'tir yani kazılmaları çok güçtür ama Dr. Cabrera'nın belirlediğine göre bu kayalar oyulmuş olarak çok uzun zamandan beri buradadırlar. İlk kez, 1525'te kaşif ve katil Pizarro'nun yanında bulunan Rahip Simon adlı Jesuit misyoner tarafından görülmüş ve keşfedilmişlerdi.

1562'de bazı örnekler Avrupa'ya taşınmıştı. Taş portreleri yapanlar anatomiyi iyi biliyorlardı, hatta günümüzdeki anlayışın daha ötesindeydiler.

Bazı yerlerde, böbrekler ve akciğerlerdeki kan akışkanlığı ve akupunktur iğnelerinin anestezik olarak kullanılacağı noktalar gösterilmiştir, bu teknik Avrupa'da ancak 1970'ten sonra kullanılmaya başlanmış ve kanserojen tümörler üzerinde denenmiştir.

Daha ayrıntılı resimlerde açık kalp ve açık beyin ameliyatları görülmektedir, hatta bir yerde adım adım bir kalp nakli resmedilmiştir. Bu huzur kaçırıcı keşif, sanki günümüzün teknolojisi ile rekabet etmektedir.

Dr. Cabrera resimlerde bir beyin naklinin dahi görüldüğü düşüncesindedir.

Tarih, öncesi cerrahi düşüncesinin, modern cerrahinin daha ötesinde olması çok etkileyici ve çarpıcı bir kuramdır. Kısacası, tarih öncesi cerrahlar kimlerdir? Ve bu denli bilgiye nasıl ulaşmışlardır?



Milyarlarca Yıl Önce Üretilen Demir Tüpler

30 Yıl önce güney Afrika'da Batı Transvaal'da bulunan Wonderstone Gümüş Madeninde çalışan madenciler, kuyu açma çalışmaları sırasında metal kürelere rastladılar.

Kürelerin sayısı 200'ü aşıyordu, 1979'da kürelerin birkaçı Johannesburg, Witwaterstand Üniversitesi'nden Jeoloji uzmanı Prof. J.R. Mclver ve Potsshefstroom Üniversitesi'den Prof. Andries Bisschoff tarafından incelendi, metalik küreler biraz basıktılar ve çapları 1 ile 10 cm. arasındaydı.

Dış yüzeyleri genelde çelik mavisiydi, dışarıya vuran kızıl yansımalar görülüyordu ve metale gömülü minik benekler vardı, benekler beyaz fiberden yapılmış izlenimini veriyorlardı. Alaşımın nikel/çelik olması doğal değildi çünkü bu kompozisyon kurallarının dışındaydı, ancak metorik bir köken böyle olabilirdi.

Bazılarında bir veya iki cm.lik ince bir kabuk belirlendi ve küreler kırılarak açıldığında içlerinin garip süngerimsi bir madde ile dolu olduğu anlaşıldı ama kısa bir zaman sonra hava ile temas eden bu maddenin küle dönüştüğü gözlemlendi.

Kürelerin analitik yapısı, kayaların özgün yapısı ile hiç ilgili değildi, radyo-izotop teknikleriyle yapılan tarih belirlemelerinde kürelerin en azından 2.8 veya 3 milyar yıllık oldukları belirlenince herkes şok oldu. Güney Afrika Klerksdrop Müzesin'den Roel Marx, bu garip ve gizemli olaya bir gizem daha kattı; küreler kendi eksenleri etrafında döndürüldüklerinde dışarıya serbest bir tür enerji yayıyorlar ve durdurulduktan sonra çok uzun bir süre aynı enerjiyi yaymaya devam ediyorlardı.

Kürelerin yaydığı enerjinin türü belirlenemedi, neden yapıldıkları anlaşılamadı, amaçları bilinmiyor ve de kimlerin yaptığı tahmin dahi edilemiyor.

Kim bilir belki de Transvaal Küreleri'ni de, model uçakları, kristal kafatasını, çömlekteki pili ve yıldız hesap makinesini kullananlar düşürmüşlerdi; kim bilir belki de bütün bunlar akıl ötesi bir zekanın çocuklarının oyuncaklarıydılar; belki de Neandertal insan avına bir lazer silahıyla çıkan, beyin naklini başarabilen babaları, odalarını (dünyayı) kirlettikleri için onlara kızıyorlardı...



Neandertal Adamı Tüfekle Kim Vurdu?

Eğer yolunuz Londra'daki Doğal tarih Müzesi'ne düşecek olursa, arada Paleolitik Dönemden kalma 38.000 yıllık bir kafatası daha göreceksiniz "Kristal kafatası da oradadır" Bu kafatası 1921 yılında, şimdiki Zambia'da bulunmuştur ve sol tarafında yaklaşık iki santimlik bir delik bulunmaktadır.

Yapılan inceleme sonucunda, deliğin bir ok veya mızrak tarafından açılmadığı anlaşılmıştır çünkü deliğin kenarlarında mikroskobik düzeyde dahi en küçük bir çatlak yoktur yani delik sesten daha hızlı bir cisim tarafından açılmıştır.

Deliğin karşı yanı yani çıkış noktası parçalanmış veya kırıktır, buda kafatasının içerden dışarıya doğru patladığını göstermektedir yani özetle bu tür bir delik izi ancak bir tüfek atışı sonucunda açılabilir.

Ateşli silah uzmanlarına göre, bu tarih öncesi kurban, kasıtlı bir atışla yani çok yüksek hızlı bir silahın kurşunuyla öldürülmüştür ama bu silahı onbinlerce yıl öncesinde kullanan kimdi ? İki varsayım var; kafatası sanıldığı kadar eski değildir yani ortada ciddi bir bilimsel yanılgı vardır ya da deliğin nedeni başkadır.

Ama bu Paleotik kafatası 1.820 m. derinlikte kaya blokları içinde bulunmuştur yani çok eskidir. Peki ama 38.000 yıl önce kim barut kullanıyordu?

Elbetteki Taş Devri insanı değildi, öyleyse bir başka ırk vardı. Ya da başka bir dünyadan gelen birileri vardı ama uzayı aşan bir zeka, barutlu tüfek mi kullanıyordu ? Acaba deliğin bir lazer ışını olabilir mi? Yoksa aramızda veya geleceğimizde, Neandertal insan avcılığına meraklı zaman yolcularımı var? Sonuçta soru şudur; o tüfeği kim taşıyordu ?

- Binlerce yıl önce elektrik namına birşey yoktu kimsede bilmiyordu. Peki ama kim yaptı bu pili ve elektriği kim buldu?!?!?
- Ashoka sütunu binlerce yıl önce demirden!?!?! yapılmış ama nasıl!
- Yıldız hesap makinası MÖ yapıldı kimin aklına gelir böyle birşey? Üstelik uçak şeklinde ve bir güzelde altına batırılmış. Dikkat yıldız hesap makinesi resimlerinde 3. resimde helikopter, uzay aracı ve uçak göreceksiniz!
- Antik Mısır'lılar neden durduk yere havacılık açsın? Üstelik o yıllarda uçmak imkansız iken?
- Eh kristal kafatası diyoruz daha ne diyelim? MÖ'sine dayalı. Ne alaka şimdi MÖ önce kristal kafatası?!?!?
- 2000 yıl belkide daha fazla öncesine dayalı kalp ve beyin nakli?!?!?
- Artık milyar olmuş yani, milyarlarca yıl önce üretilen tüpler?!?!?!
- Neandertal adamını tüfekle kim vurdu? Üstelik binlerce yıl önce barut diye birşey yoktu!

Gerçekten bunların hepsi Uzaylıların işi mi?

[/b]

9
Genel Sohbet / Palenque Mezar Taşında Bulunan Tuhaf Çizimler
« : 06 Eylül 2014, 21:03:15 »

1952 yılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz, Meksika'da Chiapas bölgesinde bulunan "Palenque Yazıtları Tapınağı" içinde bir yeraltı mezarı keşfetti. Tapınağın girişindeki 620 yazıtı deşifre eden bilim adamlarına göre burası Kral Pakal'ın mezarı olmalıydı. Sembollere göre Palenque'de doğmuş, 12 yaşında Maya İmparatorluğu'nun başına geçmiş ve 80 yaşında ölene dek 65 sene boyunca görevinin başında olmuştu.

Mezarının en ilginç tarafı üzerindeki kapak taşıydı. Lahit, 5 ton ağırlığında, 3.80 m. uzunluğunda, 2,20 m. genişliğinde ve 25 cm. kalınlığındaki bir taşla örtülmüştü ve bu taşın üzerinde de son derece enteresan bir oyma vardı.

Şeklin ortasında, gövdesinin üst bölümü motosiklet yarışçısı gibi eğilmiş bir insan görülmekteydi ve tıpkı rokete benzeyen bir araç kullanıyorlardı. Araç ön bölümünde ince bir uzantı meydana getiriyor, biraz aşağıya inince kenarları çentikleniyor ve en altına doğru daha da genişleyerek, alevler püskürten bir roket biçimini alıyordu. Büzülmüş adam, elleriyle ne olduğu anlaşılmayan birtakım kontrol kollarını yönetiyor, sol ayağıyla da pedalımsı bir şeye basıyordu. Giyimi çok düzgündü ve kafasındaki başlıkla tıpkı bir antik çağ astronotuna benziyordu.

Bu rölyef kabartma, milattan sonra 690 yılı civarına tarihlendirilmişti. Bu dönemde henüz hiçbir hava taşıtı yoktu; Rölyef üstündeki yazıtı inceleyen ilk arkeologlara göre, mezar Kral Pakal'a aitti ve üzerine resmedilmiş insan da Kral Pakal'ın ta kendisiydi. Ancak yapılan daha dikkatli incelemeler, öne sürülen tezlere çok farklı bir boyut kazandırdı.

Kalıntılar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyordu ki:

İskelet Kral Pakal'a ait olamazdı. Pakal 80 yaşında ölmüştü, oysa buradaki kalıntı 40-50 yaşlarındaki bir adama aitti.

Bu iskelet aynı zamanda kısa boylu, ufak tefek yapılı Mayaların soyundan gelen hiç kimseye de ait olamazdı, çünkü lahitin içinden çıkan iskelet 1,70 m. boyundaydı.

Şehirde lahit kapağındaki rölyef kabartmaya son derece benzer başka taş oymaları ve yazıtlar bulunmuştu ve buradaki figürler aynı Palenque Taşı'ndaki adama benziyordu ve aygıtlarla dolu bir çeşit roketi ya da kapsülü kumanda ediyorlardı.

Palenque Taşı'nı mekanik ve mühendislik açıdan analiz edenlerden biri olan Charles William Johnson şöyle diyor:

Burada bizim yaptığımız; içinde bir figürün otururken görüldüğü aracın hareket ve basit mekanik kuralları açısından bir analizini yapmaktı. Araç parçalarının, oymanın kendisinde de belirtilen yönler doğrultusunda döndürülebileceğini gösterdik. Bu şekilde, araç kendine ait bir mantık kazanıyor; ki burada onu resmedenin bir uzay aracına oldukça benzeyen bir cisim çizdiğini görüyoruz. Yaptığımız çalışmalar neticesinde, aracın kalkış ve uçuş pozisyonlarını gösterdik. Ortaya çıkan çizimler, en azından bugün atmosferimiz dışına bir yolculuk olarak bildiğimiz bir durumu son derece açık bir biçimde ortaya koyuyor. Oysa, bildiğimiz kadarıyla Mayalar böyle bir yeteneğe ya da teknolojiye sahip değillerdi. Aslına bakılırsa, elimizde hiçbir antik uygarlığın böylesi bir yeteneğe sahip olduğuna dair bir ipucu yok. O halde, Palenque Taşı evrenin farklı bir köşesinden gelmiş başka varlıklar tarafından yapılan olağandışı bir ziyaretin kaydını temsil ediyor olabilir. Taş üzerine geçirilen bu kayıt, bir hürmet ifadesi olabilir. Ancak önemli olan bir şey varsa, o da kadim kültürler boyunca olayların diğer çağlara kalmasını sağlamak için taşlara kayıt edildiğidir.


Mayaların taşı oyma biçimleri, yaptıkları sanat eserlerinde ifade edilen astronomiye, matematiğe, geometriye, mineralbilime bağlı engin ve kesin bilgileri yönünden son derece karakteristiktir. Bilimsel bilgilerini sanat eserlerine aktarmalarındaki kesinlik, böylesi başarım standartlarını nasıl elde ettikleri hakkında hala merak uyandırıyor.

Olayların kayıtları taşlara herkes görsün diye oyulmuştu; sadece kendi nesillerinden olanların değil, gelecek nesillerin de görmesi için. Aslında, yaptığımız incelemelerden gördüğümüz üzere, bilginin bu şekilde kayıt edilmesinde onun öğrenilmesine izin vermek ve anlaşılmazlığını göstermek maksadı vardır. Aslına bakılırsa bilgi saklı değildi; o heykellere ve mimariye bu şekilde kilitlenir ve kodlanırdı. Bu öyle bir doğrulukla yapılır ki, onu inceleyen herhangi biri mantığını anlayacaktır. Bilgi herkes içindir; herkesin görmesi için oradadır. Bu, onun bakanlar için, onu görmek isteyenler için orada olduğu anlamına gelir.. Atalarımızın, herkesin üzerinde düşünmesi ve ondan bir şeyler öğrenmesi amacıyla yaptıkları ve bugüne dek ayakta kalabilmiş eserlerini tasarlama yöntemleri budur.

10
Genel Sohbet / Öteki Dünyadan Sesler
« : 06 Eylül 2014, 03:54:44 »

Thomas Edison yaşadığı yüzyılın en önemli bilginidir. Amerika'ya ilk elektrik ışığını getirmesi, ününe iyice ün kattı. 73 yaşındaki mucit, üzerinde çalıştığı son aletin ölülerle konuşmak için çok önemli olduğunu bir radyo kanalında açıklayınca yer yerinden oynadı.
 

Edison'un açıklaması şöyleydi: "Eğer kişiliğimiz ölümden sonra da yaşayabiliyorsa, dünyada kazandığımız bilgiyi, anıyı ve zekayı saklaması mümkün ve mantıklıdır. Bu nedenle ölüm dediğimiz olaydan sonra da kişiliğimiz devam ediyorsa dünyada bıraktıklarımızla ilişkiye geçmek isteyecektir. Bu kişiliğin maddeyi de etkileyeceği düşüncesindeyim; bu mantık doğruysa yeterince duyarlı bir alet yaparsam bu ilişkiyi kaydedebilirim.

Teybe Konuşan Ölüler

Edison'un ölümünde sonra yaşanan bir tesadüf, büyük bilim adamının son çalıştığı aleti ve sözlerini ispat eder nitelikteydi. Ünlü İsveçli ressam, müzisyen ve film yapımcısı FRİEDRİCH JÜRGENSON, ıssız bir yerde kuşların sesini teybine almıştı; evine dönüp çalışmalarını dinlemek için teybini çalıştırdığında kuş seslerinin yanında zayıf insan sesleri de geliyordu; bu sesler Norveç ve İsveççe konuşarak aralarında kuşları tartışıyorlardı.

Olayı tesadüf olarak kabul eden JÜRGENSON, bir radyo dalgasının karıştığını düşündü ve tekrar bir deneme yapmaya karar verdi. Bu kez daha değişik sesler duydu; bu sesler ona sesleniyor, kendilerinin ölmüş akraba ve arkadaşları olduklarını söylüyorlardı. Uzun çalışmalar ve deneyimlerden sonra 1968'de (KAİNATTAN SESLER) adlı kitabını yazdı. Bu kitap, bütün dünyada büyük yankılar yarattı; Alman hükümeti FREİBUR Üniversitesi parapsikoloji başkanının bulunduğu bir ekibe harcamalarının hükümet tarafından karşılanacağını söyleyerek profesör ve bilim adamlarının konuyla ilgili araştırmalar yapmasını istedi.

Alınan sonuçlarda bilim adamlarının raporlarında şunlar yazılıydı: Fabrikadan yeni çıkmış kasetle sessiz ortamlarda kayıt yapılıyor; kaset dinlendiğinde tanımlanan kelimelerle konuşan insan sesleri duyuluyor; bu seslerin kökeni çağdaş bilimce açıklanamıyor ve bu seslere "hiçbir yerden gelen sesler" adı veriliyor. Alman profesör HANS BENDER, bu raporun sonuna şunu ekleyerek deneyleri hükümet yetkililerine teslim ediyor: "Bu olay insanlık için nükleer fizikten bile önemlidir."

NASA'da Haberdar

Olay Nasa'nın da ilgisini çekiyor. CAPE KENNEDY'den iki mühendis, görevlendirilmiş bilim adamlarını ziyarete geliyor; ekibin çalışmalarını, aletlerini ve yapılan deneylerini inceleyen ziyaretçiler, sorular sorduktan ve akıl da verdikten sonra hiçbir açıklama yapmayarak Amerika'ya geri dönüyorlar.

Görevli ekip şöyle düşündü: NASA'dakilerin konuyla ilgili bilgileri vardı, kim bilir onlar o etkin kayıt aletleriyle ne sesler alıyorlardı. Nereden köken alırsa alsınlar, profesör ve bilim adamlarından kurulu bu ekibin kainattan aldıkları sesler parapsikoloji alanında adeta çığır açtı.

Sayfa: [1] 2 3